Hoşgeldin Ey Yabancı !

BU BLOG ÖNCELİKLE, YOLDAN ÇIKMAYA MEYİLLİ AMA BU CESARETİ BULAMAYANLARI YÜREKLENDİRMEK VE DÜRTMEK İÇİN YAPILMIŞTIR !

gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Kasım 2009 Cuma

Bir Düş Ülkesi Hindistan - 4

15.Mart, Çarşamba, Varanasi, 10.gün

Yağmurlu bir havada ve 2 saat rötarlı olarak giriyoruz Varanasi tren istasyonuna. Tanrı Şiva’nın kenti Varanasi, Hindistan’ın en eski ve en kutsal kenti aynı zamanda. Bu nedenle Hindu hacılar günahlarından arınmak için ülkenin her yerinden buraya geliyor. Hintlilerin Ganga dedikleri Ganj nehrinin hemen kenarında anıtsal binalar bulunuyor ve Ghat’larıyla ünlü. Varanasi’nin en çok ilgi çeken yerleri, Hinduların kutsal banyolarını aldıkları işte bu Ghatlar. Bunlar aslında Ganj nehrinin yılın her döneminde yükselip alçalması olayına karşı nehre doğru inen basamaklar. Varanaside toplam yüze yakın Ghat yan yana sıralanmış durumda. Merkezi Ghatlarda her sabah ve her akşam binlerce kişinin katılımıyla ‘Aarti’ denilen Ganj’ı kutsama törenleri yapılıyor. Varanasi, dünyanın en hüzünlü turistlerine ev sahipliği yapıyor aynı zamanda: Hindistan’ın her yerinden hasta, yaşlı, kendini ölüme yakın hisseden insanlar ölmek ve yakılarak Ganj’a karışmak üzere buraya geliyor. Hindistan’ın başka yerlerinde ölen kişiler de -eğer imkanları varsa- buraya getirilip, burada törenle yakılıyor ve külleri Ganj nehrine atılıyor. Böylece ruhlarının kurtuluşa ereceğine inanıyorlar. Bir Hindu için Varanasi’de ölmek, ruhun tekrar tekrar dünyaya gelmesinden kurtulmasını sağlayan moksha’ya ulaşmasını sağlıyor. Hava puslu. Yağmur ve is kokusu şehre bir kader gibi çökmüş. Sokaklarda, Ghatlar’da, dua ederek ölümünü bekleyen insanları görmek çok etkileyici. Ancak bugün diğer günlerden daha farklı olarak hüzne sevinç karışmış, çünkü bugün Holly bayramının son günü. Yani çılgın eğlence ve boya günü! İstasyondan bindiğimiz bisikletli rikşalar bizi en büyük Ghat olan ‘Dasaswamedh Ghat’a götürecek. Ama bunun iyi bir fikir olmadığını çok çabuk anlıyoruz. İstasyondan başlayan rikşa yolculuğumuz kısa sürede hüsrana dönüşüyor : Yol boyu gözleri hariç, yüzleri dahil olmak üzere bütün bedenlerini bin bir renge boyamış insanlar, perişan üst başlarına bir de bolca boya yemiş; yemeye de devam ediyorlar. Çünkü bayramın özelliği kendini boyamaktan başka herkesin birbirine boyalar atması üzerine kurulu. Genç-yaşlı, zengin-fakir herkes birbirine yaramaz ve haylaz çocuklar gibi boya fırlatıyor. Boyayla bitmiyor, hemen herkes ayakta duramayacak kadar sarhoş, içki ortalıkta görünmediğine göre uyuşturucu otlardan olmalı. Pek içki kullanmayan bir toplum Hindular, onun yerine esrar ve marihuana yoğun olarak tüketiliyor. Belki sarhoşluğun belki de bayram sevincini paylaşma isteğinin (!) etkisiyle yol boyunca bizi de boya yağmuruna tutuyorlar. Her yer saldırgan, sarhoş, deli gibi dans eden Hintlilerle dolu. İlkel toplumlarda, kötü ruhları kovmak için yılın belirli zamanlarında yüzlerini boyayan kabile insanları, o gün her türlü çılgınlığı da yaparlarmış. Sanırım bu bayramın da bu tür bir geçmişi var. Hindistan’a geldiğimizden beri ilk kez gerçekten korkuyorum. Sadece ben değil hepimiz acayip tırsıyoruz, hiçbir şey olmasa bile küçük torbalar içinde attıkları boyalar, yüzümüze, bacaklarımıza geldiğinde oldukça can yakıyor. Yüzlerimiz, boya yemekten kıpkırmızı. Kısa süre içinde kulak içlerimize kadar rengârenk oluyoruz. Bildiğim tüm küfürleri sıralıyorum yol boyu. Bayramsa sizin bayramınız, bizi niye bombalıyorsunuz adiler! Genişçe bir caddede polis yolu kesmiş, bizi de durduruyor. Yol, yüzleri türlü renklere -hatta gümüş renkli soba boyasına dahi- boyalı çılgınca dans eden sarhoş gençlerle dolu. Geçemeyeceğimizi, yolun tehlikeli olduğunu ve bir yerde oturup saatin 12 olmasını beklememizi öğütlüyor. Bu tantana öğlen 12’de bitecekmiş. Eh bu da bir şey. Rikşalardan inip bir sokak arasına sığınıyoruz. Yoldan geçen bir Hindu rahip, yüzlerimizden artık ne okunuyorsa işini gücünü bırakıp bizi koruması altına alıyor. Gelen sarhoşları ve boya atmak isteyenleri engelliyor. Neyse ki Rahipten çekinip yaklaşmıyorlar. Saatte neredeyse 12 oldu zaten. Bir çeyrek saat daha dev ateşlerin yakıldığı, çılgınca danslar edilerek boyaların atıldığı bu dev curcunayı izliyoruz. Sanırım Holly bayramı, insanların sonuna kadar kendinden geçtiği, enerjisini ve saldırganlığı boşalttığı bir gün olarak görülüyor.Saatin 12.15 olmasıyla birden bir hareketlenme oluyor, etrafta şimdiye dek sessizce bekleşen Hint polisi, ellerindeki uzun tahta sopalarla bu sarhoş güruhun arasına dalıp ‘Allah yarattı, o da bizim gibi insan evladı yahu’ demeden vurmaya, kalabalığı dağıtmaya başlıyor. Yüzleri gözleri, saçları başları, vücudunun her santimetrekaresi gökkuşağının bin bir rengiyle boyanmış elemanlar düşe yuvarlana uzaklaşıyor. Onlar için değil kuşkusuz ama bizim için oldukça eğlenceli sahneler: )Tehlike geçti. Bol renkli, müzikli, danslı ve yüksek uçuşlu Holly, artık bitti. Yavaş yavaş dükkanlar açılıyor. Dükkan dediysem tahta perdelerle birbirinden ayrılan, yan yana sıralanmış, sokağa bakan tarafı ilanihaye açık, ne yaptığı belirsiz birtakım insanların doldurduğu bina altları anlaşılmalı. Neyse, hemen yanımızdaki dükkanda oturup birer Lassi içiyoruz. Lassi bir tür ayran. Bir tür diyorum çünkü Lassi, şekerle karıştırılmış ayran : ) Alıştığın görüntü, farklı tat! Hindistan’ın garipliklerinden biri daha. Sanırım manda sütünden yapılıyor. Aslında kendisi de sarhoş olan Hindu Rahip’e teşekkür edip Ghatlara doğru yürüyoruz. Bir sandal kiralayıp Ganj’a açılıyoruz. İşte binlerce yıldır, milyarlarca insanın taptığı, insanlığın ve bereketin içinden doğduğuna inanılan Ganj’dayım ! Ortalık hayli sakin, Holly nedeniyle ortalıkta hiç turist yok. Alemin akıllısı biziz ya : ) Ghatlarda yıkanan kimi Hindular, içinde kadınların da olduğu bir sandal turisti görünce kafalarının dumanlı olmasının etkisiyle, üstlerindeki bir gıdımlık bez parçasını da fora edip, yabani kahkahalarla Adem Baba kıyafetine geçiyorlar. Geçmekle kalmıyor, tövbe estağfurullah ismi lazım değil bir şeylerini sallayarak kendilerince eğleniyor. Adi sapıklar : ) Bizim ekipteki kızlarsa biraz utangaç kıkırdıyor ama yine de bakmaktan kendilerini alamıyorlar : ) Nehir kıyısı kalabalık… Bulanık bir çamur akıyor nehirde. Nasıl olmasın ki, Ganj kenarı yol boyu yıkananlar, yüzenlerle dolu. 5-6 kadın, göğüslerini usulen örterek Ganj’da yıkanıyor. Fotoğraflarını çektiğimi görünce şen kahkahalarla giyiniyorlar. Bir yanda mandalarını, diğer yanda çamaşırlarını yıkayanlar… dişlerini fırçalayanlar… üst başlarını temizleyenler… Şaşkınlık verici mi? Asıl şaşırtıcı olanı diğer Ghat’a yaklaşırken yaşıyoruz. Çünkü dumanların yükseldiği bu yer, bir ‘Burning Ghat’. Yani ölü yakılma bölgesi. Sandaldan inip bu törenleri izlemeye geçiyoruz. Arka arkaya yanan 4-5 ceset var. Bir tanesinin hazırlıkları hemen önümüzde yapılıyor. Dev kütükler birbirlerine çapraz olarak ve arada açıklık kalacak şekilde yerleştirilmiş. Sonra üstlerine, yanlarına çeşitli büyüklükte odunlar, kuru dallar ve otlar konuyor. Kırmızı-sarı ipekten ince bir örtüye sarılı ceset, sedyeye benzer 2 uzun sırığın üstünde getirilip kalasların üstüne bırakılıyor ve üstüne bol miktarda sandal tozu serpiliyor. Bu toz kokuyu engelliyormuş. Gerçekten de hiç koku almıyoruz. Rüzgarın uçurduğu örtü bir an için açılıyor ve ölenin genç bir kız olduğunu görüyoruz. Zavallı. Ağzımızı bıçak açmıyor. Şaşkınlıktan dona kalmış, sessiz, kırılganım. Dokunsalar ağlayacağım. Az ilerdeki ateş ise nerdeyse köz halini almış. Odunların yanışı azaldıkça bu işle görevli kasttan kişiler, korları karıştırarak alevin büyümesi sağlıyorlar; bedenden geriye yanmamış hiç bir parça kalmaması için bu gerekliymiş. Ölü yakıcıların verdiği bilgiye göre kadınların bel ve kalça bölgelerindeki kemikler ile erkeklerin göğüs bölgesindeki kemikler en zor yanan bölgelermiş ve çoğu durumda odunlar yanıp bittikten sonra geriye kalan bu tür parçalar Ganj nehrine atılırmış. Diyenlerin yalancısıyım. İlgili kasttan bir görevli elindeki çubukla, köz haline gelmiş ateşi, işini daha iyi yapması için karıştırıyor. Külden başka, o koca kütüklerden ve ölüden iz yok. Sadece koca bir kül… Ateş zayıflar gibi olduğunda kütüklerin arasına bir toz serperek ateşi canlandırıyorlar. Bir detay da şu: hamile kadınlar yakılmaz, onları bir ağırlıkla Ganj’ın dibine gönderirlermiş. Nedense ? Onun yanında yakılan orta yaşlı erkek, onun yanındaki ise küçücük bir çocuk. Çocukla genç kadını hemen hemen aynı anda tutuşturuyorlar. Biz almıyoruz belki ama yanan etin kokusuna keçiler, köpekler, domuzlar geliyor, ateşin yanmasını kontrol eden ve sönmesine izin vermeyen görevli, elindeki sırıkla bir yandan bu hayvanları kovalarken bir taraftan da fütursuzca etrafa tükürüp duruyor. Zaten tükürmek Hindistan’da ulusal bir spor. Ölünün ateşini tutuşturma işi, cenazenin en büyük oğluna, eğer o yoksa bir yakınına ait. Bir kural olarak saçlarını kazıtarak beyazlar giyinen bu kişi, ölenin etrafında 3 kez (ben 2 saydım) dolaşıp kutsal tapınaktan aldığı ateşle otları alt taraftan tutuşturuyor. Daha sonrasında ise kenara çekilip sonuna kadar yanma törenini izliyor. Kadınların cenazeye yaklaşması iyi görülmüyor. Bu nedenle sadece uzaktan izleyebiliyorlar. Bir insanın yanışını izlemek dehşet verici. İnsana, hayatın anlamını ve hiçliği düşündürüyor. Her şey anlamsızlaşıyor birdenbire. Anlatması çok zor. Çıplak etin yanarken çıkardığı ses, yağların ateşin üstüne damlaması, yanan et…Tutuşan eller, saçlar… Çok etkileyici. İnsan kendisini çok yalnız, çok ufak, çok çaresiz hissediyor. Uzunca bir süre kalıyoruz orda. Herkes sus pus. Herkes dehşet içinde bu gerçek üstü töreni izliyor. Yerlilerin bunu ne kadar doğal gördüklerini anlamak, onlar için bunun hayatın ne kadar içinde, ne kadar olağan bir iş olduğunu görmek de büyük şaşkınlık veriyor insana. Şaşırtıcı. Çarpıcı. Bu töreni fotoğraflamak çok ayıp ve günah olarak görülüyor, bu nedenle de yasak. Ama Holly bayramı nedeniyle başta turistler olmak üzere ortalıkta pek kimse yok, galiba olanlar da etrafı fark edemeyecek kadar sarhoş. Bu töreni kaçırmak istemiyorum. Her türlü riski göze alarak fotoğraf makineme tahmini bir kadraj yaparak gizlice bu törenleri fotoğraflamaya başlıyorum. (Sonradan baktığımda doğal olarak birçoğunun kullanılamaz olduğunu ama bir kısmının dehşet verici netlikte olduğunu gördüm. ) Zafer kaş göz işaretiyle yapma diyor, onunla papaz olma pahasına devam ediyorum, çok üstelemiyor. 4-5 adet çekiyorum çekmiyorum, her nerden çıktıysa ufacık esmer mi esmer bir Hintli kız çocuğu gelip tam önümde dikiliyor. Yaklaşık 5-6 yaşlarında, kısacık simsiyah saçları, kömür karası gözleri var. Durmadan, hem de ağız dolusu, 32 dişiyle birden gülüyor. Çok sevimlisin küçük kız, ama çekil önümden, şurada gizli saklı bir iş yapıyoruz. Kalkıp başka yere geçiyorum, sırıtarak peşimden geliyor gene haspa : ) Gülüyorum olmuyor, kızıyorum olmuyor, oyun oynuyor benle, sağa yanaşsam sağa yanaşıyor, sola gitsem hop o da sola. Ne yapsam çekilmiyor önümden bir türlü. O kadar tatlı bir şeysin ki, başka zaman olsa ben seni cimciklerim, öperim, yerim kızzz, ama şimdi bırak da şunu çekeyim. Yok, Allahın belası, gitmiyor : ) Öyle garip ki, arkada bir insan yakılırken, önde bir çocuk gülüyor. Ve bu öyle çarpıcı ki, bütün her şeyi göze alıp makinemi gözüme dayıyor ve bu şaşkınlık verici kareyi fotoğraflayıveriyorum. Tutucu bir insan olduğum hiç söylenemez, yeniliklere, farklılıklara genellikle açık olmuşumdur ama serseme döndüm kardeş ben bu ülkede! Bu kadar çarpıcı bu kadar farklı inançlar, gelenekler, yaşayışlar nasıl bir araya gelebiliyor? Şu el kadar fırlama bebe bile beni şaşırtmayı başarıyor. Hayat bu evet, acıyla sevinç, yaşamla ölüm yan yana, iç içe. Hastanelerin bir kapısından yeni doğan bebeklerin ‘hayata merhaba’ ağlaması duyulurken diğer kapısından anasını babasını çocuğunu yavuklusunu yitirmiş insanların acı dolu ‘hayata elveda’ ağlayışları gelmez mi? İkisine de verilen tepki aynıdır insan bedeninde. Çığlık, çığlığa karışır, gözyaşı gözyaşına. Acı ile sevinç aynı damardan beslenir sanki. Aslında belki de bildiğimiz gerçeklerin bu kadar doğal, bu kadar aracısız ve bu kadar yalın çarpmasıdır bizi şaşırtan bu ülkede. Yaklaşık 3 saat kadar süren yakma işleminden sonra geriye yarım kova kadar kül kalıyor, bu kül de görevlilerce süpürülerek Ganj nehrine atılıyor. Böylece bir ruh daha bedeninden bağını kopartmak ve ruhlar aleminde bağımsız kalmak şansına erişmiş oluyor.Nice sonra ve itiraf etmeliyim oldukça zor bir şekilde ayrılıyoruz oradan. Hep derdim kendime, insan ancak bir su damlasıdır şu evrende, yolunu bulup akıp gitmeli o derede, yoksa bir hayal gibi buharlaşıp yok olursun. Bir büyük boşluk var gelip de içime oturan, adlandıramıyorum. Merdivenleri tırmanıyoruz. Ghatlardaki ölü yakılma törenlerine bakan merdivenler üzerinde, bir insanın eğilerek zorlukla sığabileceği tek tarafı açık dua yerleri bulunuyor. Bir tür inziva odaları olmalı. Bunlardan birinde bir kadın kendinden geçmiş, olduğu yerde sallanarak dua ediyor. Üstü başı perişan. Pis bir şalın örttüğü yüzü görünmüyor. Bir çocuk, kadının o halini fotoğrafladığımı görünce, tüm fırlamalığıyla kadına sokuluyor ve üstündeki şalı indirip kaçıyor. İşte o anda fotoğraf makinem elimden kayıyor. Şaşkınlık içinde bakakalıyorum. Yüzünü ve saçlarını gizleyen örtü indirildiğinde ortaya sarışın, hafif çilli, deniz mavisi gözleriyle çok hoş bir batılı kız çıkıveriyor! Öylesine genç ve güzel ki… Ancak gözlerinde anlaşılmaz bir korku, endişe ve kaybolmuşluk var. Anlaşılan ruhsal bir travma sonucu çıldırmış ve burada, Varanasi’de kaybolup gitmiş. Kim bilir ne zamandır bu 1 metrekarelik yerde Şiva’nın Lingam’ı önünde dua ederek yaşayıp gidiyor. Hindistan’da, Tanrı Şiva’nın erkeklik organı olan Lingam’a tapınmak oldukça yaygın ve son derece olağan karşılanıyor, birçok yerde Lingam’ı sembolize eden Tapınak bulunuyor. Belki günlerdir bir şey yememiş olan bu kızcağız da sadece önündeki sembolize Lingam’la yaşıyor. Çoluk çocuğun maskarası olmuş. Yitip gitmişlik mi, yoksa benliği ve evreni keşfetmişlik mi? Kaybolmuş mu, keşfetmiş mi? Sanırım yok olmanın, kaybolmanın bir türü bu. Bedenin sefaletine ve zavallılığına karşın ruhun dinginliğe ermesi bu yolla belki mümkün ama bana anlamlı gelmiyor, bir şey anlatmıyor. Böyle çok batılı göze çarpıyor. Batıdaki doyumsuzluk, insani ilişkilerin zayıflığı, maddi dünyaya verilen aşırı önem, böylesi gençleri farklı arayışlarla buralara atıyor. Doyumsuzluk, inançsızlık, arayış… Aylarca, yıllarca aç biilaç buralarda kalan batılılara rastlamak çok olağan. İçim eziliyor şu kızı görünce. Saçları pislikten kütük gibi olmuş, haftalardır yıkanmamış olmalı. Ne kayıp, ne acı… Pek de genç, pek de güzel oysaki… Eğer aranızdan birinin yolu Varanasi’ye düşerse, mutlaka Dasaswamedh Ghat’taki o dua odasında yaşayıp giden bu kadını bulsun isterim. Tabi hala yaşıyorsa… Akşam yapılacak olan ‘aarti’ (Ganj’ı kutsama) törenlerini beklerken Varanasi’yi keşfe çıkıyoruz. Varanasi’nin dar sokaklarındayız. Bazı yerleri o kadar dar ki, 2 kişi yan yana geçerken zorlanıyor, ancak bu önemsiz, çünkü buradan motorlar, inekler, çocuklar, turistler geçiyor. Nasıl olabiliyor ben de anlamadım ama oluyor işte. Yerlerdeki hayvan dışkılarına basmamanın hayli maharet istediği bu daracık sokaklardaki dükkanlara girip çıkıyor ekipteki kızlar. Çılgın gibiler. Elbiseler, ipekliler, sariler havalarda uçuşuyor, deli gibi alış veriş ediliyor, Türkler her yerde aynı : ) Töreni konuşuyoruz çay içerken, etkilenmeyen bir kişi bile yok. Zaten öyle olsa insanlığından şüphe etmek gerek. Hayat ne garip, kültürler ne kadar farklı. İçim acıyla, üzüntüyle, acımayla ve ne gariptir sanki aynı zamanda huzurla dolu. Tüm korkunçluğuna karşın sanki yine de (ve niye ki?) rahatlattı beni bu korkunç tören. Anlam veremiyorum bazen duygularıma. Henüz bilemediğim bir aydınlanma, ruhsal bir olgunluk mu yaşıyorum? Kim bilir belki. Atman’ı mı buldum yoksa Necdet Usta? Belki de sadece şu Lingam’la kafayı bozmuş batılı turist kız gibi ben de yavaş yavaş kırıyorum kim bilir : ) Biraz erken gittiğimiz için tören alanına hâkim bir yerdeyiz. Aralarında dünyanın her yerinden turistlerin de olduğu yüzlerce kişi, ilahiler eşliğinde Ganj suyu eşliğinde yapılan bu etkileyici töreni izliyor. Bir yandan mistik Hindu ilahileri çalınıp söylenirken bir yandan da ateşler yakılıp çanlar çalınıyor. Gerçekten çok etkileyici. Törene geç kalan ve yer bulmakta zorlanan 2 turist genç kız için sıkışıyor ve yer veriyoruz. Barselona’da arkeoloji okuyan 20’li yaşlardaki bu iki İspanyol kız, Türk olduğumuzu öğrenince yurt dışında pek rastlanmayan ölçüde sıcak davranıyorlar. Eh biz de geleneksel Türk konukseverliğimizi göstermeyelim mi yani? : ) Sırf dayanışma yahu, bunda kızların gayet hoş ve alımlı olmalarının hiç ilgisi yok : )))Uzun süren tören sonrası trene yetişmek için yine bisikletli rikşalara biniyoruz. Yolda kalabalıktan birbirimizi kaybediyoruz. Kirli sakallı Rikşacım, gittikçe daha sessiz ve sakin sokaklara doğru pedal çeviriyor. Havanın karanlığı, rikşacımın karanlık yüzüyle birleşiyor. Huylanmaya başlıyorum. Ulan amca, istasyona gidiyoruz değil mi? İngilizcesi yok ama onaylıyor beni, bilmem anladığından, bilmem beni yiyor. “Sentır sıteyşııın?? Treyyynnn? Çuf çufff? ” benzeri komplike kelimelerle muhtemelen hiç okul kapısından içeri adım atmamış rikşacımın beynine ulaşmaya çabalıyorum. Durma başını sallıyor. Şimdi bu katil suratlı Hintli, cebimizdeki üç kuruş için götürüp de bizi terk-i dünya etmesin? Ölüm kenti Varanasi, çekmesin bizi içine? Ganj’a karışmayalım durup dururken? Tırsıyorum iyice… İkide bir dürtüyorum, gelmedik mi amca ? Anlamıyor ki, durma başını sağlıyor. Sanki yol gelirken daha mı kısaydı ne? Gitgide sakinleşiyor etraf. Eşhedüennaa… Bir taraftan bildiğim duaları sıralıyor, bir taraftan da kendime küfrediyorum bu kadar tedbirsiz olduğum için. Öyle ya, yok ama üstümüzden çıkma ihtimali olan para bu insanlar için ömür boyu bir arada görme ihtimali olmayan bir para. Şeytana uyarsa her şeyi yapabilir bir insan.Dualar da bitti, hala gidiyoruz. Artık bıraktım kendimi, hadi hakkımızda hayırlısı, ne olacaksa olsun be! Bu düşünce biraz rahatlatıyor beni. Tevekkül sıradan insanlar için diye düşünürdüm hep, ama psikolojik etkisi yadsınamazmış bak : ) Bana saatler gibi gelen bir zaman sonra, bir ara sokaktan döner dönmez nihayet Merkez İstasyon binasının ışıkları görünüyor. Derin bir oh çekiyorum. O kadar da kötü birine benzemiyor aslında bu adam yahu. Hatta hayli sevimli olduğuna bile kanaat getirdiğim amcaya ne kadar bahşiş vereceğimi tasarlıyorum. Günde birkaç dolara çalışan sevimli rikşacıma yüklüce bir bahşiş veriyorum. Sevincinden ne yapacağını bilemiyor. Güle güle harca canım amcam, lafı bile olmaz, helali hoş olsun : ) Varanasi, Hindistan’ın şimdiye kadar gördüğüm en eski, en yoksul, en pis, en korkutucu şehri oldu benim için. Hele ki akşam şu son yaşadığım tuz biber oldu üstüne. Trenimiz her zamanki gibi rahat ve huzurlu bir liman olur sanmıştım. Hele ki bu yorgunluk üstüne. Yanılmışım. Sabaha kadar yanan insan bedenleriyle uğraşıyorum rüyamda.

16.Mart, Perşembe, Rishikesh, 11.gün

Yolumuz Ganj’ın doğduğu topraklarda kurulu kuzey Hindistan’daki Rishikesh ve Haritwar şehirleri. Varanasi’den Haritwar’a doğrudan ulaşacak tren saati bize uymadığı için sabah, şehrin 50 km. kadar dışında, Nizamabad diye bir yerde iniyoruz trenden. Haritwar’a cip kiralayıp gitmeyi planlıyoruz ancak bir Sih, karayolunun çok güzel olduğunu otobüsle kolaylıkla ulaşabileceğimizi söyleyince fikir değiştirip otobüse biniyoruz. Arka dörtlü koltuğa paslı demir çubukların yüklendiği bir yaşlı otobüsle yola çıkıyoruz. Homurdanarak yola koyuluyor emektar araç. Yolcu otobüsü, yük kamyoneti gibi aşağılayıcı ayrımcılıklar yok burada; hayvanlar, insanlar ve her türlü eşya aynı araçta üst üste, rahatlıkla seyahat edebiliyor : ) Rahat bir yolculuk. Hava harika. Yol boyu, rengarenk bayraklarla süslenmiş bir ‘şeyi’ taşıyan adamlar görüyoruz. ‘Şey’ şöyle bir şey: Bir kalın sopa, taşıyıcı adamın omzunun üstünden geçmiş. Kollar bu kalın sopayı tutuyor. Bu sopanın her iki yanında ona bağlı su dolu birer kova ve kovanın içinde de su var. Genelde turuncu ağırlıklı ama her renk bayrakla süslü bu gölgelikli şey, bir tür ‘sutaşımatik’ aleti : ) Hani bizde eskiden yoğurt satıcıları vardı, yürüme marifetiyle sokak sokak dolaşıp yanlarında taşıdıkları iki tepsiden yoğurt satarlardı, taşıma sistemleri işte ona benziyor. Meğer bunlar, Ganj’ın kutsal suyunu doldurup köylerine, evlerine, yaşadıkları şehirlere taşıyan Hindu hacılarmış. Ganj’a uzak diyarlardan hatta Delhi’den gelenler bile oluyormuş. Malum, Ganj’ın suyu kutsal, içmek ziyadesiyle önemli, zemzem suyuna benzer bir ilgi var. Eh Haritwar hem kutsal bir şehir hem de kaynağına yakın olduğundan nispeten temiz. Kilometreler boyu bu insanlara rastlıyoruz. 1940’lardan kalma ve saatte maksimum 30 km. hız yapan; ancak bir jet uçağı kadar ses çıkaran otobüsümüz bir iki aksırıp tıksırıp dağ başında bir yerde kalıyor. Sanırım ölüyor : ) Otobüs boşalıyor, bütün yolcular tıpkı bizdeki gibi şoförün başına toplanıp motorun memesinin tıkandığı ya da karbüratörün su kaynattığını ileri sürüyor. Her kafadan bir ses çıkıyor. Hintçe sevimli ve ahenkli, boş bir tencereye çarpan tahta kaşığın verdiği sese benzeyen bir dil. Şoför de motora bakacağına ona buna laf yetiştiriyor. Onları dışardan izlemek komik ve eğlenceli. Bir kadın oğlunu çişe tutuyor, bir adam hemen kadının önünde –ama allahı var, arkasını dönüp- şırr şırrr aynı işi görüyor. Film millet bunlar : ) Fırsattan istifade, ‘Ganj zemzemcileri’nin bol bol fotoğrafını çekiyorum. Hacılar istekli, sevecenlikle poz veriyor. Nasıl olup da hala çalışabilir olduğuna şaştığım otobüsümüz nice bir zaman sonra yine öksürerek ağır ağır hareket ediyor. Zaten aceleye ne gerek var a canım :) Uttar Pradesh Eyaletinin (isimdeki asalete bak!) güzel iklimi, temiz ve geniş sokaklarıyla etkileyici şehirlerinden olan Haritwar’da hiç oyalanmadan Rishikesh’e devam ediyoruz. Haritwar - Rishikesh arası oldukça yakın: 25 km. Bir motorlu rikşacıyla anlaşarak yola koyuluyoruz. Rishikesh, Kuzey batı Hindistan’da Himalayaların eteklerinde, Ganj nehrinin ortasından geçtiği, havasıyla, sakinliğiyle, güzelliğiyle etkileyici küçük bir yerleşim. Kent, ünlü Beatles grubunun buraya gelmesiyle dünya çapında moda olmuş bir Yoga merkezi. Yapılış tarihi bilinmeyen eski tapınaklarla dolu ve nispeten temiz bir yer. Belediye iyi çalışıyor olmalı. Ortalıkta dolanan inek sayısı da az, topluyorlar mı ne? Rishikesh de, Haritwar da, şimdiye dek Hindistan’da gördüğüm en temiz ve en sakin kentler. Ganj nehri de, kaynağına en yakın şehir olduğu için Varanasi’yle karşılaştırılamayacak kadar berrak ve coşkun. Şehir, nehrin iki yanına dağılmış. Yaya yolu büyüklüğündeki bir asma köprüyle nehrin iki yakası birbirine bağlanmış. Ancak sanmayın ki bu yaya yolundan sadece insanlar geçiyor: ) Bir kere öncelik dat-dut sesleriyle her an üstünüze çıkmaya meyilli motosikletlerde. Sonra möö’leyerek ve insanları tınmayarak geçen inekler alıyor üstünlüğü. Arkasından köprüyü tutan halatlara asılı duran maymunlar geliyor, kucaklarına yapışmış yavrularıyla, hoplayıp zıplayıp geçiyorlar yanınızdan. Eh artık sıra sizdedir : ) Bu gece burada konaklayacağız. Zafer’in daha önceden bildiği otelimize gidiyoruz önce. Otelcinin meymenetsiz bir suratı var. Ama allahtan otelimizin yeri çok güzel. Ganj’a bakan ana sokağın hemen arkasında yeşillikler içinde şipşirin bir yer. Yorgunluk çöken ekip dinlenmeye çekiliyor. Benim aklımda ise Zafer’in trendeyken hayat öyküsünü anlattığı Babaji’yi görmek var. Zafer’le gitmeye karar verip yola koyuluyoruz. Çok uzun olmayan ana caddeyi geçip, kısa zaman sonra artık araçların giremediği dar patikalara dalıyoruz. Ganj kıyısındaki 30 dakikalık hızlı bir yürüyüşten sonra, Babaji’nin hükümranlığına varıyoruz.“Babaji”, canım babacım, sevgili babam demek. Bir zamanlar Yeni Delhi’de oldukça varlıklı, evli barklı, çoluk çocuk sahibi ünlü bir avukatken, bir gün her ne olduysa her şeyini, tüm mal varlığını, karısını, çocuklarını bırakıp Ganj kıyısında orman içindeki bu çadıra yerleşmiş Babaji. Yıllardır etrafına topladığı müritleriyle son derece mütevazı bir çadırda yaşıyor. Yani tam da kitaptaki gibi, “Ferrarisini Satan Bilge” lan bu ! : ) Çadırının önünde 8-10 müridi etrafını çevirmiş. Kısa, küt saçlı genç bir batılı turist kızla konuşurken yaklaşıyoruz yanına. Kızcağız ressam olmalı, Babaji’nin kara kalem resimlerini çiziyor kağıtlara. Şöyle bir bakıyorum, gerçekten çok güzel şeyler. Buyur ediyor ve yer açıyorlar Zafer’le bana. Müritlerin Babaji’ye gösterdiği saygı ortama mistik bir hava yayıyor. Saygıyla biz de diğerleri gibi bağdaş kurup oturuyoruz gösterilen yere. Çadırın hemen önünde büyükçe bir ateş, ateşin üstünde bir tencere kaynıyor. Küçük bir kapta hemencecik sütlü çaylarımız yapılıp ikram ediliyor. Dikkatle inceliyorum Babaji’yi. En fazla 45’inde gösteriyor, 54 yaşındaymış. Güleç yüzlü ve sevimli biri. Alnını çevreleyen gökkuşağı renkli örtü, uzun saçlarını tutan saç bandı işlevini görüyor. Elleri, kolları, boynu, bin bir renkli taşlar, boncuklarla süslü. Parmaklarında kocaman ama zarif taşlı yüzükler var. İngilizce’yi su gibi biliyor Babaji, davet üzerine İsrail’e ve Kanada’ya gitmiş gezmeye ama çok sıkılmış oralarda. Hemen kaçıp gelmiş buraya. Müritlerinin sönmesine izin vermeden tazelediği marihuanasını içiyor hiç ara vermeden. İtiraf etmek lazım, çok karizmatik ve yakışıklı biri bu Babaji. Etkileyici olduğu, Kanadalı olduğunu öğrendiğimiz şu afetin adama bakışlarından belli. Adi herif : ) Saçlarını önce fark etmemiştim, kız sorunca fark ediyorum, eliyle tutup diğer tarafa atıyor gülerek Babaji. 12 yıldır hiç kestirmemiş, 1 metre rahat var : ) Artık kütük gibi olmuş yıkanmaya yıkanmaya. Yıkanmak gereksiz ve önemsiz bir detay zaten : )Yeni bir ot sarılıyor Babaji’ye taze taze, yakıyor Baba aşkla, derin derin çekiyor içine, 5-6 sigaradan çıkabilecek dumanı savuruyor havaya. Nasıl bu kadar duman olabildiğine şaşıyorum. İyice tutuştuktan sonra bu kez bize uzatıyor çubuğunu. Almamak çok ayıp, müritler almamı işaret ediyor. Hayda, ne halt edeceğim şimdi? Kısa bir tereddüt yaşıyorum önce, sonra alıp ağzıma yaklaştırıyorum, otların dumanla birlikte ağza gelmesini engelleyen pis bir bez, çubuğun ağzını örtüyor, bezi görmemek için başımı çevirip tütünü çekiyorum usulen. Aklımca içime çekmeyeceğim, püf püf yapıp sıramı savacağım ama bir türlü duman gelmiyor. Bir daha… I-ııh.. duman yok, söndü mü yoksa meret? Mürit elemanlar koyuveriyor kahkahayı. Acemiyiz tamam anladık. Ama ben mutluyum acemilikten, size ne abi ? Yandaki Kanadalı fıstığa uzatıyorum çubuğu, alışkanlıkla alıp deli gibi çekiyor. Bir vapur bacası gibi salıveriyor dumanı. Nasıl yapıyorsun be? Vay adi haspa! : ) Soru sormak adettenmiş ağır abiye, “özlediğin herhangi bir şey var mı dışarıdaki dünyadan” diyor biri. Hiç yokmuş. “Peki çocukların?” 2 tane varmış, özleyince geliyorlarmış. Peki diyorum sıram gelince, “Cevabını bilmediğin bir soru var mı Babaji ? ” Cevabı oldukça şaşırtıcı oluyor : “Hayır, ama sorusunu bulamadığım cevaplarım var”. Hep birlikte gülüşüyoruz. Ne yalan söyleyeyim, hakkaten taşşaklı cevap! Sonuna gelen otunu yeniden tazeliyorlar. Gözü dönmüş herifin, bu kadar çok içilir mi yahu? Artık ayrılma vaktidir. Zafer, 500 rupi bırakalım mı diyor bağış olarak. Verelim tabi, şanımız yürüsün yahu, Türk’üz biz, ne olacak ? Buralarda, bu kültürde yardım almak, dilenmek ayıp değil. Uzatıyor Zafer, Babaji ikiletmeden alıyor parayı, oturduğu peykenin altına zulalıyor hemencecik, buraya bir tapınak yaptırmayı düşünüyormuş. Yalan, ota gidecek para, bilmiyoruz sanki : ) Ya tamamıyla uçmuş, erenlere karışmış, ya da acayip yetenekli bir üç kağıtçı bu abi.Aslında kalkasımız yok pek, ortam gayet dokunaklı ve enteresan, Ganj’ın üstüne akşam çöker iken, biz sadece suyun şırıltısı, üstat Babaji’nin şen kahkahaları ve karizmatik duruşu, içtiği otun dumanlarıyla sersemlemiş haldeyiz, bıraksalar uzanıvereceğim şiltelerin üstüne, sabaha kadar mışıl mışıl uyuyacağım. Velakin ‘aarti’ töreni çok renkli geçer imiş buranın, ufacık yaştaki rahip adayları yürütmekteymiş töreni. Helal olsun her şeye rağmen, etkilenmiş bir ruh haliyle ayrılıyoruz oradan, Törenin son 10 dakikasına yetişebiliyoruz. Yine de ortam muhteşem. Nehir kenarında kurulu bir platformun üstünde, Şiva’nın dev heykelinin gölgesinde, altından Ganj’ın aktığı yükseltide, turuncu entarileriyle 6-7 yaşlarındaki çocuklar ilahilerle Ganj’ı kutsuyorlar. Himalayalar, Ganj ve şu ilahiler ne kadar etkileyici. Anlatması ve tarifi zor bir sahne. Güneşin batması, akşamın başlamasıyla başlayan alacakaranlıkta, içinde mumların yandığı, rengarenk kır çiçekleriyle sarı, beyaz, kırmızı, mor karanfiller, papatyalar, erguvanlarla süslenmiş dilek çiçekleri, inananlar tarafından dualar eşliğinde Ganj’a bırakılıyor. Binlerce ışık, binlerce ateşböceği Ganj’ın üzerinde akıp gidiyor. Öylesine güzel ki, fotoğraf bile çekemiyor, izlemekten kendimi bir türlü alamıyorum. Karanlığın başlamasıyla Hindu’lar yavaş yavaş dağılıyor. Rishikesh’te akşam, Tanrı Şiva’nın ellerinin arasından üzerimize çöküyor.

17.Mart, Cuma, Rishikesh-Haritwar, 12. Gün

Sabah, Ganj’a hakim bir binanın çatısında, manzarası müthiş ama servisi ve tostu beş para etmez bir yerde kahvaltı yapıyoruz. Hem ufak hem de pis bir yer. Siyah çay var ve fakat suyu fena halde bulanık. Sormaya korkuyoruz çünkü muhtemelen Ganj’ın suyu kullanılıyor : ) Normalde de çok titiz bir insan değilimdir ama burada iyice serdim. “Hindistan’dayız abi, relax ol, don't worry, be happy” şeklindeki özdenetim çalışmalarıyla kendimi güzelce bir rahatlatıyorum. Hem gelmeden önce sarı humma dahil olmak üzere bilumum aşıları olmadık mı? Üstelik Rishikesh hakkaten güzel bir yer. Kasmaya gerek yok. Rishikesh sokaklarını dolaşıyoruz. Her yerde dilenci. Sanırım özellikle Hindularca kutsal ve önemli mekanlarda yoğunlukla bulunuyorlar. Dilenmek yerine toprakla ilgilenseler dağları delerler ama dilenmek daha kolay geliyor galiba. Maymunlar insanlara daha yakın burada, her ağacın üstünden her taşın altından bir maymun çıkıyor. Ellerimden ekmek alıyorlar. Sanki evimin bahçesinde köpek besliyorum : ) Haritwar girişindeki dev Tanrı Şiva heykeli önünden yürüyerek Haritwar’ın merkez çarşısına geçiyoruz. Burası da Rishikesh gibi oldukça temiz. Ghatlarda dua edenler, Ganj’da yıkananlar, suyunu kutsayanlar… Bir açık hava tuvaletinin yanından geçiyoruz. Evlerindeki rahatlıkla ve bir yerlerinin görüneceği kaygısını taşımadan icra-i çiş eyleyen adamlar, bir taraftan da etraflarını seyrediyor. Hayret nidalarıyla gülüşen kızlarımızla abilerin yanlarından geçip teleferiğe doğru ilerliyoruz. Haritwar’daki teleferik, tepede, şehre hakim bulunan tapınağa ulaştırıyor Hindu inananları. Kısa bir yolculuk sonrası tepedeyiz. Tapınakta her yerde tütsüler, çiçekler, Tanrı heykelcikleri (özellikle Maymun Tanrı ve Fil Tanrı), onların altında inananların bağışladığı bozuk paralar, kağıt paralar… Bir rahip, alnıma yağlı turuncu boya sürüyor ve bağış istiyor. Parayı seven bir din Hinduizm : ) Her tapınakta neredeyse zorlayarak bağış topluyorlar. Manzarası güzel eski bir tapınak. Şehre iniyoruz. Ganj’ı kutsama törenini son olarak burada da izleyeceğiz. Nehir kenarındaki ana Ghat’a gidiyoruz. Tören başlamak üzere, yine ana baba günü ortalık. Hindular sessizce törenin başlamasını bekliyorlar. Hiç mi sıkılmaz bu insanlar her gün her gün? Ama o kadar güzel ki, rengarenk, heyecanlı, mistik. Şansımıza bize yol gösterip yer açıyorlar, Ghat’ın en altına kadar inebiliyoruz. Hemen uyarıyorlar, ayakkabılarımızı çıkarıyoruz. Bırakın Ganj’ı, Ghatlara bile ayakkabıyla girmek hem çok ayıp hem günah sayılıyor. En alt basamakta bir kıçlık yer bulup, diğerleri gibi çıplak ayaklarımı tertemiz akan Ganj’a sokuyorum. Serin su önce ürpertiyor, sonra alışıyorum. Ülkemden binlerce kilometre ötede, yıllarca hayalini kurduğum Ganj’da ayaklarımı yıkıyorum! Havanın kararmaya başlamasıyla birlikte ‘Aarti’ töreni başlıyor. Sanıyorum şimdiye dek izlediklerimin en etkileyicisi bu. Böylesine güzel bir felsefe ve inanış geliştiren, rengarenk ve ilginç törenleriyle tam da ruhuma seslenen bu insanlarla aynı dünyada mı yaşıyoruz biz? Bu rezilane, sefilane pis, tembel ama barışçıl, doğayla ve hayvanlarla yan yana, iç içe yaşayan insanlarla, paraya ve güce tapan, silahlar, bombalar üreterek birbirini boğazlayan uygar, zengin, gelişmiş insanlar aynı insanlar mı? Aynı mı sahi? Aynı dünyada mı yaşıyorlar? Aynı havayı mı soluyor, aynı göğü mü paylaşıyorlar? Binlerce insan dua ediyor, hep bir ağızdan ilahilere katılıyor. Hele törenin bitişiyle dilek çiçeklerinin suya bırakılışı, bu esnada yapılan ritüel, Ganj’a düşen ışıklar, okunan dualar, hepsi çok etkileyici.İç huzuruyla dolu ruhum, gezgin yüreğimin önünde saygıyla eğiliyor.

-DEVAM EDECEK-

Bir Düş Ülkesi: Hindistan - 3

11.03, Cumartesi, Goa, Palolem 6.Gün

Sabah, eyaletin başkenti Panaji’ye (buraya Panjin de deniyor) gitmek için yerel otobüsleri kullanmaya karar veriyoruz. Otobüste ilk dikkati çeken şey kapı girişindeki büyük puntolarla yazılmış bir yazı : “no smoking, no stilling, no drugs”. (tükürmek, sigara ve uyuşturucu içmek fena halde yasaktır lan! ). Bunlar otobüste icra ediliyor olmalı ki adamlar haybeye yazmamış. Yolumuz Palolem’den Margao’ya 40 km. kadar ama 2 saat sürüyor. Kişi başı 17 rupi.(60 kuruş). Denize paralel giden güzel bir manzara yol boyu. Margao’da otobüs değiştiriyoruz. Bölgenin başkenti Panaji 1 saat sürecek ama daha önce biz Old Goa denilen Eski şehirde ineceğiz. Rahat ama sıcak bir yolculuk. Kısa zamanda yapış yapış oluyoruz. Old Goa’da bizi ilk olarak, Gandhi’nin küçük bir kızla birlikte görüldüğü heykeli karşılıyor. Tertemiz, büyükçe meydanlar. Hıristiyanlık ve Avrupa kültürünün en uzun süre yaşadığı yer Goa. Hem doğa çok güzel Goa’da, hem de kültür Avrupa’ya yakın. Hepsi aynı ırk ama Hindu ve Müslümanlar sefaletten ve çok acı ama pislikten dolayı hemencecik ayırt ediliyorlar, ne garip. Saint Francis Xavier Katedralini geziyoruz önce. Oldukça büyük ve etkileyici olan Katedrale adını veren Aziz, Portekizli bir misyoner. Japonya dahil olmak üzere birçok ülkeye Hıristiyanlığı götürmüş. Goa’da ölmüş, aradan geçen 500 yıldan sonra açılan sandukasında naaşın hala sapasağlam olduğu görülünce Aziz kabul edilmiş. Bu nedenle Hıristiyanlar için önemli bir Hac mekanı burası. Katedralde baş parmağını bir cam kutu içinde sergiliyorlar Aziz Beyin, her nasılsa hakikaten bozulmamış, öylece sapasağlam duruyor. Sandukayı ise her 12 yılda bir açıp kontrol ediyorlarmış, biz anlatılanların yalancısıyız. Bu ülkede dikkatimi çeken şeylerden biri de ayırt etmeksizin bütün tapınaklardaki doğal yaşam. Hıristiyanlar da, Sihler, Müslümanlar, Budistler ve Jainler de tıpkı Hindular gibi neredeyse hep tapınaklarda yaşıyorlar, yiyor içiyor, yatıyor kalkıyorlar. Bizdeki ya da Batıdaki gibi sadece ibadet zamanları gelinen yerler değil tapınaklar, her daim hayat dolu. Katedralden çıkıp hemen karşısındaki Se Kilisesi ve Müzesini dolaşıyoruz. Müzenin üst katında, Portekiz egemenliğinin başladığı 1500’lerden Goa Eyaletinin Hindistan’a katıldığı 1961’e kadar burada Valilik yapmış yöneticilerin devasa yağlıboya portreleri sergileniyor. Bir gelenek olmalı, her atanan Vali 2-3 metrelik bu dev portrelerden yaptırmış. Bir tarih galerisi gibi, adamın yaşlı mı genç mi, şişko mu atletik mi ne menem olduğunu izliyorsun, pek münasip bir gelenek. İçlerinde ünlü Portekizli kaşif Vasco De Gama’nın da bulunduğu (bölgenin 3. Valisiymiş ve eyalette adını taşıyan bir de şehir var ) valilerin tabloları gerçekten enfes. Artık boyaları dökülmeye başlamış olsa da müthiş bir şey bu. 1961’de egemenlik Portekiz’den Hindistan’a geçerken Hintliler bu portreleri vermek istememişler, sömürge olarak da olsa tarihlerine sahip çıkmalarının çarpıcı bir göstergesi. Neden bizde yok diye hayıflanıyoruz. Genç Fatih Sultan Mehmet, kendi portresini Bellini nam Venedikli kafire yaptırdı diye adını Gavur Padişah’a çıkartan bir milletin ahfadıyız, şaşmamak gerek aslında: ) Ne yazık ki buranın fotoğrafını çekmek yasak, çünkü flaş yağlı boya resimleri fena halde bozuyormuş. Eh çekmeyiz biz de bekçi abi, sanata saygımız sonsuz. Aşağıdaki galeride Hindu uygarlığının başlarında (MÖ 1500) yapılmış acayip futurist heykellerin ise dayanamayıp gizlice fotoğraflarını çekiyorum. Bu heykellerin hepsi birbirinden ilginç ve fakat bir tanesinin önünde gereksiz bir kalabalık var, kızlı erkekli lise öğrencileri birbirlerini dürtükleyip kıkırdıyor, ne ayak diye yaklaşıyoruz, heykelde öyle sürrealist bir erkeklik organı var ki, tövbe estağfurullah sorma gitsin, zaten anlatmaya sözcükler yetmez : ) Old Goa’da görülecek yer çok ama biz Panjim’e gitmeliyiz. Yine sıkış tepiş olan otobüsümüz Panjim’e 1 saatte varıyor. Üstelik bu kez ayakta yapıyoruz yolu. Yorucu bir yolculuk. İndikten sonra Panjim’i ikiye bölen bir süre nehir boyunca yürüyoruz. Tertemiz, Avrupa kentlerine benzer caddeler. Amacımız buranın ünlü nehir gezilerinden birine katılmak. Yerli halktan büyük bir ilgi var bu gezilere, ortalık mahşer yeri gibi. Teknemiz yola koyuluyor, eğlence başlıyor. Tanrım ne dandik eğlence : ) 3-4 kişilik bir grup müzisyen, popüler Hint müziği çalıyor, ayaktaki sunucu/şovmen kılıklı da milleti gaza getirmeye uğraşıyor. 2 kız-2 erkekten oluşan berbat bir grup da dans ediyor fonda. Ama bu gaza getirme işi çok da zor değil, çünkü Hint insanı eğlenmeye çoktan teşne. Bu noktadan sonrası daha eğlenceli, alkışlar arasında hemen herkes fırlıyor sahneye ve garip hareketlerle göbek atmaya başlıyor. Sahnede yer kalmadığı için yerinde dans edenler de var. Toplu ve çığından çıkmış bir çılgın dans partisinin ortasındayız. Saadet dayanamayıp o da sahneye fırlayarak, balık etini hayli aşan ve genel Türk kadını karakteristiğini taşıyan vücuduyla Türk oryantal sanatının ince örneklerini sergilemeye başlıyor Hintli kardeşlerimize: ) Gezi teknemiz nehrin denize kavuştuğu yerden geriye dönüyor ve çok şükür ki bu “kisch” eğlencemiz sona eriyor. Benden size tavsiye, eğer Panjim’e gidecek olursanız sakın bu salak geziye takılmayın, 100 rupinize yazık: ) Sonrası otobüsle Palolem’e dönüş. Bir iki atıştırmadan sonra biraz yürüyüş sahil boyunca. Elektrikler ne mutlu ki yine kesik ve dolunay ışığında kumsalda oturup gökyüzünü seyretmek müthiş bir keyif, binlerce yıldız tepende, kumsal, dalgalar, rüzgarda sallanan egzotik Hindistan cevizi ağaçlarının gölge oyunları, sessizlik… Yarın cennet Palolem’deki son günümüz. Kafama koydum, sabah erken kalkıp denize gireceğim.İsrailliler yorgun galiba, onların bile sesi çıkmıyor bu gece : ) Rüzgar durdu. Egzotik kuşların ve dalgaların ritmik sesi sadece. Uyumak için bundan daha güzeli var mı? Gece sessiz, sabaha uzanıyor.

12.03, Pazar, Margao -Agra Treni 7.Gün

Sabah erkenden Zafer’in sesiyle uyanıyorum. Güzel bir soğuk duş kendime getiriyor beni, sonra lokantamızda siyah çay (sallama tabi) ve tost söyleyip doğruca denize giriyorum. Nasılsa tost hazırlanana kadar en az 1 saat geçecek : )Restoran kılıklı kır kahvesiyle deniz arasında sadece 5 metrelik bir sahil var. Oturduğunda dalgalar ayaklarına dek uzanıyor nerdeyse. Zaten denizden garsonu kesiyorum, elinde bir şeyle görünse masaya ulaşmam 30 saniye : ) Kahvaltı sonrası tekrar deniz. Ne denizi be, okyanus! Bu yine gülümsetiyor beni. Evet okyanus. Kumsala uzanıyorum sere serpe. Sersem bir sırıtış yerleşiyor yüzüme. “Güneş, deniz ve ben bahtiyarım ! ” Bir belirsiz zaman sonra birden bire güneş kararıyor. Noluyor lan? Gözümü açıyorum, hayır, güneş değil kararan, bembeyaz parlayan dişleriyle sırıtan bir surat gölge ediyormuş. Güneşimden kaç be kadın! Boncuk satıcısı bir kadın, ellerinde, kollarında türlü çeşitli bilezikler, yüzükler, rengarenk boncuklarla dibime çöküyor teklifsizce. A be kadın, ben dünyanın ve insanın anlamına ilişkin çok önemli bir felsefik tartışmayı yaşıyorum içimde, zamanı mı şimdi üç kuruşluk boncuğun? Yıkıl karşımdan! Demiyorum tabi bunu ona, o kadar güzel gülüyor ki hasba : ) Adı Maya’ymış, isimdeki asalete bak. Güldüğü zamanlar hariç en azından 35’inde gösteriyor. Oysa sadece 24 yaşındaymış, şaşıp kalıyorum. 2 oğlan 2 kız çocuğu olan Maya, Rajhastan denilen ve çöl ikliminin hakim olduğu oldukça uzak bir batı eyaletinden geliyor. Boy boy çocuklarına yaşlı annesi bakıyormuş. Bir şey alacağım yok ama gitmiyor bir türlü, bir taraftan gülücükler saçıp bir taraftan da bir şeyler almam için sıkıştırıp duruyor. Çok pis cimriyim ben, hayatta almam diyorum, anlamıyor mu, yoksa ona eğlencelik mi olduk bilmem ama gülüyor da, gülüyor. Git başımdan kadın, şurda Atman’ı arıyoruz, sen boncuk moncuk beni eğliyorsun : ) Kendisi gibi 2 satıcı kadın daha geliyor bir süre sonra, onlara her ne anlatıyorsa kadınlar gülmekten kırılıyor. Bir süre daha geyik çevirdikten sonra Maya benden umudu kesip diğer kadınlarla birlikte kıkırdayarak uzaklaşıyor. Gözden kaybolana dek arkasını dönüp uzun uzun bakıyor, 24 yaşındaki, 4 çocuklu Maya hanım. Maya’cım, bizler ayrı dünyaların insanıyız iki gözüm : ) Güle güle, belki bir sonraki reenkarnemize inşallah : )Bugün yol günü. Goa tatilimiz sona eriyor ve 14.30 treniyle Margao üstünden Agra’ya gideceğiz. Yol 36 saatten fazla sürüyor ve bu süre hep trende geçecek. Gitmeden önce Ayuverdic Masaj yaptırmayı kafama koydum ya, durmadan barakayı kesiyorum, biri girse ya da çıksa, baskın marifetiyle “ahanda ben geldim” narasıyla barakayı basıp masajımı yaptıracağım, lakin ne zaman baksam kapı kapalı. Sonunda bir amcanın kapıyı açtığını görüp fırlıyorum. Fiyat 400 rupi (14 YTL). Fiyat oldukça pahalı ama sorun para değil, 2 saat sonra yola çıkmalıyız ve masaj 1,5 saat sürüyor. Toplanmadım bile. Nasip bir başka baharaymış, neyleyim? Dönüp eşyalarımı topluyorum. Kıçımdaki pişik yaraya dönüştü, bazen çok acı veriyor ve pudra da bir halta yaramıyor. Üstelik denize girince müthiş yanıyor ama bu çok iyi çünkü deniz tuzu iyileştirici. Bir kez daha suya girip duşumu alıyorum. Palolem’e veda zamanı geldi. Otobüse zor bela yetişip eşyaları aracın üstüne atıyoruz. Muavin var ama niyeyse eşyalarını kendin çıkıp yerleştiriyorsun, ineceğin zamanda kendin tırmanıp çözüp alıyorsun. O güzelim doğa içerisinde ve yanık bir Hint ezgisi eşliğinde yeniden yollardayız. Durma bir şeyler atıştırıyoruz yol boyu. Zaten çok fazla da yapacak şey yok. Etrafa bulaşmak, esmer, çok pis ve ama çok sevimli Hint çocuklarını sevmek, kitap okumak, geyik çevirmek ve tıkınmak. Zaman bol. Samoza, sütlü çay, bananas, yani muz, neskafe ve tabi su. Bolca su içiyoruz bu ülkede, günde belki 5-6 litre. İçmeliyiz de. En önemli ilacımız o. Bir ara içim geçiyor, 3 saat sonra uyandığımda hava kararmış. Görevliler yemek siparişi alıyor. Akşam yemek arzu eder miymişiz? Ne var abi yemekte? Hindistan’ın ulusal yemeği sayılan ve ‘Dhal’ denilen baharatlı, bol acılı bir tür mercimek çorbasıyla pilavdan oluşan bir menü. Tamam alırız. Yemek parası şak diye görevliye ödeniyor, yemekler geliyor. Bolca gırgır yapıyoruz ekip olarak, yanımızdaki Hindu amca etkileyici akşam duasını okuyup yatıyor, onu izliyoruz bir süre. Gece erken çöküyor yine. Sonra giderek sessizleşiyoruz. Herkes kendi dünyasına çekiliyor. Hüzün basıyor, yavaş yavaş gelen bir baş ağrısı gibi. Deniz’imi özledim en çok, saf, temiz, riyasız sevgisinin kokusunu. Ve Gökçe’mi, ağzı kulaklarında “Hoş geldin Babacım” diyen sesini… Özlemek güzel. Özlemek yaşadığını hatırlatır insana. Güç verir. Hedef koyarsın kendine, amacın vardır. En kötüsü, yaşamın olağan akışına bırakıp kapıp koy vermektir kendini, her allahın gününü birbirinin aynı yaşamaktan alıkoyar insanı özlemek. Sevmek kadar, özlemeyi de bilmeli. Özlemek iyidir velhasıl. Yatma saatidir artık. Zafer’in verdiği kilitle çantamın ağzını kilitliyorum. Zincirle çantaları da birbirine bağlıyoruz. Sık olmasa da yaşanabiliyor hırsızlık olayları, özellikle turist çantaları malum nedenlerle pek gözde. Yine de bu yoksulluğa rağmen, yaşananlar devede kulak misali. Ama tedbiri elden bırakmamalı. Şehirlerden, ışıklı ışıksız irili ufaklı yerleşim yerlerinden geçiyoruz. Trenin camından kendi yansımamı izliyorum. Giden ben miyim? Şu önümde akıp giden sahi ben miyim yoksa zaman mı? Atman nerde acaba Necdet usta? Şu birbiri ardına geçip gittiğimiz köylerden birinin basit tapınaklarında mı saklanır acep? Rüzgarın sesinde mi? Karma karışık duygular içindeyim. Gündelik hayatın sorunlarından ne kadar da uzağım. Bildiklerimi unuttum burada, unutmadıklarım da anlamını yitirdi sanki. Uzun zamandır bu kadar çok derinlerime bakmamıştım. Kendimleyim, kendimdeyim, içimdeyim. Camdaki yansımam hınzır bir sevecenlikle gülümsüyor. 13.03.2006, Pazartesi, Margao-Agra Treni 8.GünSıkıntılı ve karışık rüyalar görüyorum. Yatak rahat fakat lanet olası ayağım sığmıyor, dışarı uzatsam gelen geçenler takılacak, uzatmasam bir süre sonra uyuşuyor. Yukarı kaldırmak da çözüm değil, rahatsız bir uyku. Yine de sabah gözlerimi açtığımda dilimde Şebnem Ferah’ın “Can kırıkları” şarkısı, ne alakası varsa : ) Trende uzun süre gitmek garip bir duygu. Hani uzun süre denizde seyahat edenler karaya çıktıklarında sallanmaya devam ederler ya bir süre, bu da öyle, devamlı sallanıyorsun. İnsanoğlu ne garip, bir süre sonra her şeye uyum sağlayabiliyor. Eğer bir rötar olmazsa 2300 km. sonra sabaha karşı 03.00 de Agra’da olacağız. Agra, Hindistan’ın ulusal simgesi muhteşem Tac Mahal’e ev sahipliği yapan kent. Görmek için sabırsızlanıyorum. Sabırsızlanıyorum? Hayır, doğru kelime bu değil, heyecanımdan ve merakımdan gebereceğim! 14.03.2006, Salı, Agra, 9.GünGecenin sabaha döndüğü kör bir vaktinde, daha kargalar kahvaltılarını etmeden iniyoruz Agra’ya. Serin bir sabah. Dilenciler sarıyor etrafımızı. Uykusuz ve yorgunuz, beynimin içinde takırdayan raylar var. Gidip yatsanıza ulan ! Karnımız aç. İstasyondaki nispeten temiz görünen bir lokantada (çünkü o sırada temizlik yapıyorlar) siyah çay yanında biraz çapati yiyoruz. Çapati, bizim boş gözlemeyi andırır bir şey. Aç karnına pekala gidiyor. Sabahı burada karşılayıp 6 gibi yola çıkacağız. Agra’ya girmeden önce uğrayacağımız başka yakın şehirler var görülmesi gereken. 1700 rupiye (yaklaşık 40$) bir taksiyle anlaşıyoruz, bizi Agra’ya 70 km mesafedeki Vrindavan ve onun hemen yakınındaki Mathura şehirlerine götürecek. Hayalet şehir Fetihpur Sikri’yi gezdikten sonra Agra’ya bırakacak. Yola çıkıyoruz. Agra’nın içine girmeden, ara sokaklarından, varoşlarından geçiyoruz. Sefalet anlatılır gibi değil. Her seferinde ve her gördüğüm şehirde, burası Hindistan’ın en yoksul, en sefil, en pis yeri herhalde diye düşünüyorum. Bunun ötesi olur mu? Olur. Oluyor işte. İnekler, köpekler, keçiler, domuzlar ve maymunlar insanlarla iç içe yaşıyorlar. Her yerdeler. Rahatlıkla besleniyor, çiftleşiyor ve yaşıyorlar. Kimse bir gariplik ve rahatsızlık duymuyor bundan. Dükkanların içine bile giriyor, hırsızlık yapıyor, istasyonlarda yatıp kalkıyorlar. Çöpler, hayvan pisliklerine ve leşlerine karışıyor. Yerdeki boklara basmamak hayli maharet ve dikkat istiyor. Ara sokaklardaki hayat daha çarpıcı. Asfalt yok, evler (ev denebilirse tabi) tek katlı naylonla örtülmüş barakalardan oluşuyor. Sokaklardan lağım akıyor. Sinek vızıltılarına karışmış çocuk sesleri her şeye rağmen cıvıl cıvıl, neşeli. Bir sokak bakkalından su almak için duruyoruz. Dükkanın içinden bir keçi fırlıyor, acayip tırsıyorum. Millet kırılıyor, ne gülüyorsunuz be, boş bulunduk işte. Hintli çocuklar gülmekten yerlere yatıyorlar. Size eğlence çıktı değil mi lan şoparlar ? : ) Sıkıntılı bir yolculuktan sonra Vrindavan’a varıyoruz. Vrindavan… Ne ahenkli, ne şiirsel isimleri var bu şehirlerin? Vrindavan’da, yapılış tarihi tam bilinemeyen bir tapınak bulunuyor. ‘Kala Balaram Tapınağı’. Hindular buraya ülkenin her yerinden hacı olmaya geliyor. Tapınağın içi ve etrafı maymunlar ve yarasalarla dolu. Bütün tapınaklarda olduğu gibi burada da ayakkabılarımızı çıkartıp öylece giriyoruz içeri. Diğer Tapınaklardan farklı olarak içerisi boş. Sanırım yeni bir restorasyon yapılacakmış. Boş demek yanıltıcı aslında. İçerde maymun ve yarasaların egemenliği kurulmuş, maymunların sesleri yarasaların çığlıklarına karışıyor. Gerçeküstü bir dünyadayım sanki. Ya da garip, ürkütücü bir rüyanın tam ortasında. Onlarca maymun, yüzlerce yıllık sütunların arkasında dolaşıyor, oynuyor, bağrışıyor. Arada bir yanımızdan çığlıklar atarak geçen yarasalardan irkiliyoruz. Yüzlerini turuncu, sarı, mavi bin bir renge boyayan, gözleri sürmeli, yaşlı adamlar, kadınlar, çocuklarla birlikte ziyaret ediyoruz bu kutsal mabedi. Huşu içinde kendinden geçmiş kadınlı erkekli bir grup, ellerinde garip çalgı aletleri, dans ederek ve çalıp söyleyerek, gelip geçiyor yanımızdan. Erkeklerin üstleri çıplak, ayakları yalın. Acayip bir dünyanın tam da içindeyim. Bilmediğim bir masalı yaşıyorum sanki. İnanılır gibi değil gördüklerim. Oradan çıkıp bir başka Tapınağa giriyoruz. Yerler basbayağı çamur, ama olsun ayakkabılar illa ki çıkacak. Çamurlara basa basa Tanrı heykelciklerinin olduğu bölüme giriyoruz. Bölüm, perde ve camekanla kapalı. Hep olduğu gibi burada da Tanrılarının önünde oturup ibadet eden buranın sorumlusu bir rahip var. Rahip bizi oturtup, kaşlarımızın arasına turuncu boya sürüyor. Sonra duayla perdeyi açıyor. Fil-tanrı ve diğer tanrı heykelleri, altın sırmalı perdeler, rengarenk çiçekler ve yaldızlarla bezenmiş. Rahip bize tapınağın tarihçesini anlatıyor. İçerde altınlarla bezeli heykellerin arasında irice bir fare bizlere aldırış etmeksizin geziniyor. Bu insanlar nasıl oluyor da salgın yaşamıyorlar acaba? Ya da yaşıyorlar da bizim mi haberimiz olmuyor? Ve bu denli büyük bir düşünce ve uygarlık yaratmış bir olan bu toplum, nasıl olur da böylesine bir pisliği doğal karşılayabilir? Rahip daha sonra kocaman bir defter çıkarıp adlarımızı, adreslerimizi işledikten sonra “eh eşek değiliz ya” yüklüce bir bağışta bulunmamızı istiyor. Biz 100 rupi hazırlamıştık ama Rahip 100’er rupiye bile kanmayacak gibi. Zorbela kurtuluyoruz oradan.Sokakta dehşetli bir kalabalık. Vrindavan’da kutsal mabetler olduğu için her yer Hindu hacılarla dolu. Yüzleri boyalı, elleri mızraklı hacılar, mistik öykülerle bezeli 1001 gece masallarından fırlamış gibi. İnekler, keçiler, maymunlar ve insanlar bir sel halinde akıyoruz. Çok garip ama gerçek işte !Tam arabamıza gelmişken bir gürültü, bir vayvela kopuyor. Bir grup insan tahtırevanlı bir arabayı çekiyor. Perdeli tahtırevanın içinde Hindu Tanrılarının rengarenk kır çiçekleriyle bezenmiş heykelleri var. Nerden bulunur ki bu kadar çiçek? Her yerde her dem taze kır çiçekleri Tanrılara armağan ediyorlar, onları süslüyor püslüyorlar. Dağlar çiçeklerle dolu olsa gene de yetmez gibi geliyor insana. Allı yeşilli morlu ama illa ki turuncu ağırlıklı giysiler içindeki bando önde, ellerinde mızraklarıyla yüzleri boyalı rahipler arkada, diğer insanlar onların da arkasında tahtırevanı çekiyor. Ne şamata ama : ) Bolca fotoğraf çekiyorum. Bütün Hindular yıl boyu böyle, bir festival bitiyor diğeri başlıyor, haftanın her günü bir hareket bir eğlence bir bayram! Ne güzel ülke : ) Nice sonra aracımıza binip Mathura’ya doğru yola koyuluyoruz. Tanrı Krişna’nın bu şehirde doğduğuna inanılıyor ve doğduğu yere 1000’lerce yıl önce büyükçe bir Tapınak yapılmış. Müslüman Moğol İmparatorlarından biri, bölgedeki egemenlik döneminde bu Tapınağı yıktırıp yerine Cami yaptırmış. Hindular egemenliği ellerine alınca bu kez Camiyi yıkıp Tapınaklarını yeniden inşa etmek istemişler. Müslümanlar ayaklanmış, binlerce insan ölmüş. Sonunda Hindular Tapınaklarını Caminin hemen yanına yapmışlar. Bu nedenle ‘Hare Krişna’ Tapınağında güvenlik her zaman en üst düzeyde tutuluyor, her yerde uzun namlulu silahlarla nöbet tutan askerleri görüyoruz, girişte biz de daha önce hiç karşılaşmadığımız şekilde donumuza kadar aranıyoruz. Askerin biri pis pis sırıtarak para cüzdanımı açmamı istiyor, sert tepki gösterip açmayacağımı söylüyorum. Telaşlanıp bırakıyor beni,ses çıkarmasam paralardan bir kısmı kalk gidelim olacak :) Hinduizm müzik ve dansla iç içe. Tapınakta neşeli ilahilerle dans eden Hinduları izlemek keyif verici. Kıvrak ezgilere dayanamayıp biz de dans edenlere katılıyoruz. Sen çok yaşa e mi Hare Krişna! : ) Yola devam ediyoruz. Müslüman şoförümüz sanırım kısa olsun diye, normalde bile delik deşik olan ana yollar yerine bozuk köy yollarına dalıyor. Bozuk dediysem, anlatılır gibi değil. Aslında patika olan ve her hangi bir yol yapım aracının hiç uğramadığı, doğal seleksiyonlarla yol halini almış, yarısı zift ve balçık çamur, diğer yarısı ise derin çukurlar ve hayvan pisliklerinden oluşan bir satıh. İçinden geçerken aracımız bir o yana bir diğer yana batıyor, her ne hikmetse devrilmiyor ve herhangi bir çukurda saplanıp kalmıyoruz. Şoförümüzün yüzü ise en ilginci, bizim “işte şimdi boka sardık, ne halt edeceğiz lan” dediğimiz yerlerde bile herhangi bir ifadeden yoksun olarak vuruyor aracını alışkanlıkla yola. Sanki yüz sinirlerini aldırmış amcam. Kendi içinden şaşırması bile mümkün, “ulan bu turistlerde amma nane molla ha!” diyerek : ) Oysa biz bunlara çok da uzak olmayan bir memleketten geliyoruz. Buna rağmen, anlatılır gibi değil diyorsam, anlatılır gibi değil : ) Güneş öğleden sonraya çoktan döndü. Biz hala yollardayız. Bir taraftan yol bir taraftan uykusuzluk, diğer taraftan açlık beter. Eh sabahın beşinde yenilen çapatinin üstünden uzun saatler geçti. Hepimiz kurtlar gibi açız. Nihayet temiz gibi görünen, içinde kebapların da piştiği (yani bir Müslüman) lokantasına oturuyoruz. Temizlik felaket, anlatmayacağım, yoksa yazının gerisini okuyamadan lavaboda bulursunuz kendinizi, ama gözümüz dönmüş, getir birader deyip bir şeyler söylüyoruz. Ben, nispeten temiz olma ihtimali en yüksek yiyecek olarak tavuk söylüyorum. Bak ama, ne yalan söylemeli, yediğim tavuk ızgara bu güne kadar yediklerimin en iyisiydi nerdeyse, gerçekten enfes! Bana saatler gibi gelen nice bir zaman sonra yorgunluk ve uykusuzluğun da ağırlığıyla canımızdan bezmişken Fetihpur Sikri’ye geliyoruz. Hayalet Şehir Fetihpur Sikri’den önce şehrin hemen girişinde bulunan Cuma Mescidi’ni geziyoruz. Mescid dediysem ufak bir bina anlaşılmasın, bizim Sultanahmet Camii büyüklüğünde bir yer. Cuma Mescid, Ünlü Moğol İmparatoru Şah Cihan tarafından 1648’de kızı Jihanara adına yaptırılmış. Mescide girerken kadınlar başlarını örterek kurtulurken, benim şortum problem yaratıyor. Hemen bir etek bulunuyor bir yerden, şortun üzerine geçirip etekli adam olarak Camiyi gezebiliyorum : ) Ekipte eteğimin yakışıp yakışmadığıyla ilgili geyik çevrilmeye başlanıyor hemen. Genel kanı çok açmış beni: ) Oh, havadar havadar, ne güzelmiş yahu : ) Kızlar en azından bu konuda oldukça şanslı. O camiadan olsam etekten başka bir şey giyersem namerdim : ) Camiden sonra Fetihpur Sikri’yi geziyoruz. Giriş oldukça pahalı, kişi başı 250 rupi.(5-6 $). Tac Mahal’den dolayı Agra ve çevresi oldukça turistik bir bölge, bu yüzden de fiyatlar yüksek. Zaten yoldaki lokantaya tam 2000 rupi ödedik ki bu buralar için küçük bir servet. Fetihpur Sirki, 1550’lerde İmparator Ekber zamanında Moğol İmparatorluğuna başkentlik yapmış. Bir süre sonra susuzluk nedeniyle şehir tamamen terkedilmiş. Etkileyici bir yer, koca bir şehir ayakta ama yüzyıllardır yaşayan kimse yok. Oysa çocuk sesleri doldurmuştu bir zamanlar bu sokakları, cıvıl cıvıl kadınlar, güçlü savaşçı erkekler. Nereye kayboldu şimdi o sesler, Güllü Agop’un dediği gibi buralara mı asıldı o sesler, o gülüşler ? Biz şehri gezerken Zafer hafıza kartlarını cd’ye aktarmak için gidiyor. Çıktığımızda Zafer hala yok ortalarda. Zafer’i beklerken Abdül’le tanışıyoruz. Abdül 40 yaşlarında, upuzun saçlı, küpeli, beyaz entarili, 5 çocuklu, işsiz, fanatik bir Müslüman. “Şeytan” Amerika’ya lanet yağdırıyor. Danimarka’daki Peygamberin karikatürüne de çok bozulmuş, burada binlerce kişilik bir protesto yaptıklarını anlatıyor şevkle. Müslüman olduğumuza bir türlü inanmıyor. Saçları açık kadınlar, şort giyen erkekler ona göre Müslüman değil. Kafirlere benziyoruz biz. Zaten Atatürk’ten sonra Araplıktan da çıkmışız ! Hindistan’daki Müslümanlığı temsil eden ay-yıldızlı bayraklarının nerden geldiği konusunda ise hiçbir fikri yok. Buradaki Müslümanların aklı biraz karışık yani sizin anlayacağınız : ) Nihayet Zafer geliyor ve Tac Mahal’e doğru yola koyuluyoruz. Tac Mahal! Hayallerin vardığı son nokta. Lise Edebiyat Kitaplarının soluk sarı renkli sayfalarından yansıyan o pırıltı işte birazdan karşımda olacak ! 750 rupi (20$) giriş bedeli var, deli para ama eh burası için normal, New York’un Özgürlük Anıtı, Paris’in Eyfel Kulesi neyse, Tac Mahal’de o. Türlü çiçeklerin süslediği etkileyici bir bahçeyi geçip, giriş kapısını aştıktan sonra nihayet bembeyaz mermerleriyle soluk kesici güzellikte binanın önündeyim. Hep hayal etmiştim burayı görmeyi. Hayallerin gerçekleşmesi, çok var edici bir şey insan için. İçim huzurla ve sevinçle doluyor. Tac Mahal’deyim! Ne kadar güzel, ne kadar coşkun, ne kadar bakılası bir yer bu böyle ? Hikayesi de binanın kendisi kadar güzel. Büyük Moğol İmparatoru Şah Cihan, 17 yıllık sevgili eşi Hümayun 14. çocuğunu doğururken ölünce, onun adına büyük bir anıtsal mezar yaptırmaya karar vermiş. Binlerce insanın 22 yıl boyunca çalışmasıyla bu şaheser türbe yapılmış. Şah Cihan öldüğü zaman da o çok sevgili karısının yanına gömülmeyi vasiyet etmiş. O günden bu zamana, yani yüzlerce yıldan bu yana koyun koyunalar, ne aşk ama ! Çıkışta bir süreliğine birbirimizi kaybediyoruz. Nice sonra bütün ekip bir araya gelebilip doğruca istasyona yollanıyoruz. Akşam 9.00’da Varanasi’ye giden trene biniyoruz. Varanasi, Hindistan’ın en kutsal kenti. Ganj kenarındaki Ghat’larda ölümden sonra yakılanların küllerinin havaya karıştığı o gizemli ölüm kenti. Ölümünün yakın olduğunu içgüdüleriyle hisseden Fillerin, ölmek için atalarının da öldüğü yere, Filler Mezarlığına gitmeleri gibi, Hindistan’ın her yerinden kendini ölüme yakın hisseden insanlar, ağır hastalar, yaşlılar ölümü beklemek için buraya, Varanasi’ye geliyorlar. Varanasi…Ölümün karanlık kenti…Geciken treni bekliyoruz bir süre istasyonda. Kulağımda yanık bir türkü, dilimde hüzün. Gözlerimi açık tutmakta zorlanıyorum. Güzel bir şey şu uyku. Trende yerime uzanır uzanmaz derin bir uykuya dalıyorum. Sanırım daha yastık yaptığım çantaya bile değmeden başım.

-Devam edecek-

Bir Düş Ülkesi: Hindistan - 2

10.03, Cuma, Goa, 5.Gün

Sabah yine müthiş tostumu ve çayımı söylüyorum, yanımızda Türkiye’den gelen nevaleden kalan son kırıntılar: mini paketlerde zeytin ezmesi, reçel. Restoranın bir köşesinde “Ayuverda Massage” yapılan bir baraka var. Tamam Türkiye’deyken de duymuşluğumuz var bunu ama delikanlıyı bozar deyip gitmemiştik tabi. Ayrıca ne ki birader bu? Barakaya giren çıkanları gördükçe merakım artıyor, neyim eksik benim, kafama koydum, ben de bir ara mutlaka bu Ayuverda masajından yaptıracağım : ) Bugünkü planımızda motosiklet kiralayıp yakın köyleri ve plajları dolaşmak var. Pazarlık yapıyor ve günlüğü motor başına 200 rupiye anlaşıyoruz (5$). Motorlara binip yola çıkıyoruz. Aslında Palolem denen bu cennetten ayrılmak akıllıca bir iş değil ama insan başka yerleri de merak ediyor. Hafif hafif atıştıran yağmur yerini giderek güneşe bırakıyor. Hindistan Cevizi ağaçlarıyla, sık bitki örtüsüyle kaplı köylerden geçiyoruz bir bir. Vietnam’a benzetiyorum buraları, bildiğimden değil, Vietnam’ı görmüşlüğüm yok, sadece çok fazla Amerikan filmi seyrettim : ) Çok zevkli, eğlenceli bir yolculuk. Bilmediğim topraklarda, bilmediğim insanlar arasında, bilinmeyenlerle dolu bir dünya. Aslında gezmek, seyahat etmek dışarıya yapılan bir yolculuk değil sadece, belki de tam tersi, insan kendi içine, kendine doğru yapıyor asıl yolculuğu, kendisini keşfediyor yolda, tanıyor. Özgürlük ne güzel! Seni bağlayan bütün o ‘şey’lerden uzakta kalabilmek çok var edici, güdüleyici. Motora gaz verdikçe motorla birlikte ben de açılıyorum. Heheeeyyytt ! Yaşamak ne güzel şey ulan! Köylerden geçiyoruz. Bir dağı tırmanırken hemen aşağıdaki vadide sık ağaçlar içinde gizlenmiş bir Hindu tapınağına rastlıyoruz. Dikkat etmedikçe fark etmek zor. Tapınağı gezmek için kırıyoruz motorları aşağıdaki dar patikaya doğru. Rahip buyur ediyor dostça. Etkileyici bir tapınak. İçerde kimsecikler yok. Girişte yine çanları çalıyoruz tek tek. Çanı çalmak, akustiği çok güzel olan bu tapınaklarda mistik doygunluğu ve huzuru arttırıyor. Ne denli boş işlerle, kalp kırgınlıkları ve gereksiz üzüntülerle ruhumuzu yoruyoruz ? Şu Rahibin ne tür bir stresi olabilir ki şu yeşillikler, su ve çan sesleri arasında? Rahip, özellikle Tanrı Şiva’yla, reenkarne olmuş hali Fil Tanrısının fotoğrafını çekmemi istiyor. İslam’da suretlerin yasak olmasına karşın, Hindistan’daki bu rahatlık ne büyük tezat? Bol bol fotoğraflıyorum Tanrıları, sağ olsunlar var olsunlar, çok yaşasınlar : ) Tapınaktan çıkıp motorlara atlıyoruz ve basıyoruz gaza yeniden, çok sürmüyor, yol üstünde karşımıza birden ellerindeki davulları çalarak gelen bir köylü grubu çıkıveriyor. Meğer bugün Hindistan’ın ünlü Holy (boya) bayramı başlamış. 5 gün süren bu bayramda davullar çalınıyor, rengarenk giyiniliyor, geceleri fişekler, çatapatlar atılıyor, ama en önemlisi bayramın son günü herkes yüzünü gözünü boyayıp önüne gelene hani şu ünlü çıkmayan boyalardan fırlatıyormuş ! Ana caddeyi kapattık, davulcularla birlikte biz de oynuyoruz, gelen bekliyor : ) Hindistan’da hiçbir şey garip değil, zamandan bol bir şey yok, kimsenin acelesi olmadığı gibi, hiç kimse hiçbir şeye de kızmıyor, sinirlenmiyor, müthiş bir hoşgörü hüküm sürmekte her şeye karşı, nerdeyse “abi bunlar sinirlerini aldırmış” fikrine ereceğiz, o kadar yani. Davulculardan birinin davulunu almış 20-30 tane Hintlinin ortasında gümbede gümbede çalarken buluyorum kendimi bir ara, ne garip, hiçbir şey garip değil : ) Birkaç kilometre sonra büyükçe bir köyden geçerken, köy kilisesinin önünde büyük bir kalabalığa rast geliyoruz. Bir cenaze töreni. Bando hüzünlü ezgiler çalıyor. Evet bando var törende. Motorları durdurup cenaze törenini izlemeye başlıyoruz. Ne yazık ki tören sona ermek üzere, cemaat yavaştan dağılıyor. Daha doğrusu dağıldığını sanıyoruz, oysa herkes mezarlığa kadar yolcu edecek bu Hintli ama inançlı Hristiyanı. Acılarına rağmen oldukça sıcak ve yakın davranıyorlar bize, törenin mezarlıkta devam edeceğini, oraya gittiklerini söyleyerek bizi de davet ediyorlar. Tören sırasında en önde yer alan bando, oldukça etkileyici, hüzünlü ezgiler çalıyor. Ölen kişi yörenin önemli rahiplerinden, o nedenle de tören oldukça kalabalık, anlaşılan sevilen de biriymiş. Tören ritüeli Latin üslubunda ve çok ilginç, hiç böyle bir tören görmemiştim bu güne kadar. Bir bando, Meksika’da geçen Western’lerde izlediğimiz cinsten (Ah Hollywood, sen nelere kadirsin!), altın renkli kocaman Haçlar taşıyan pelerinli rahiplerin hemen arkasından hüzünlü ezgiler çalarak geliyor. Cenazeyi taşıyan araç ise ölünün yakınlarıyla her iki yana dizilmiş cemaatin arasından geçerek ilerliyor, oldukça etkileyici. Buralardaki kiliseler tipik Akdeniz/Latin kilise biçiminde inşa edilmiş, bembeyaz çift kuleli, her kulesinde çanlarıyla sevimli bir mimarisi var. Törenin ritüelleri de aynı. Sanki Güney Amerika’da bir köydeyiz. Başsağlığı dileklerimizi bildirip yola devam ediyoruz. Dik bir uçuruma bakan kalenin surlarından turkuvaz renkli Hint Okyanusunu seyrediyoruz, Alanya Kalesine benziyor biraz. Kim bilir hangi savaşçı saatlerce baktı şu anda benim baktığım noktadan bu renkli uçsuz bucaksız denize? Hangi genç kız yolunu gözledi savaşa giden sevdalısının? Hangi ana oğlunu? Aşağıda görülen manzara inanılmaz, masmavi ve uçsuz bucaksız bir okyanusa bakmanın garipliği içindeyim, görünürde tek bir kara parçası yok. Yüzümü rüzgara ve okyanusa verip, muhtemelen Vasco De Gama’nın, ülkesi Portekiz’e doğru hasret, hüzün ve özlemle baktığı yerden bakmanın hazzıyla doluyum. Güneş yakıcı. Görüntü mükemmel. Ama Goa büyük. Yola devam etmeliyiz, görülecek ne de çok yer var? Motorlara binip gaz veriyoruz. Asfalt yollardan çıkıp toprak yollara giriyoruz. Kimi zaman bir köşeyi dönünce, kimi zaman bir tepeyi aşınca inanılmaz koylar, köyler karşılıyor bizi. Bir toprak yolun sonundaki uzun kumsalda mola veriyoruz. Burası Betül Kumsalı (Betul Beeach). Ancona yakınlarındaki bu kumsal (evet çok ilginç, Betul yazılıyor ve Betül deniyor) o kadar sakin, o kadar sessiz ki, plaja nazır ve Ege kasabalarının küçük meydanlarında bulunan çay bahçesi tadındaki lokantada bile kimse yok : ) Ne bir garson, ne bir çalışan, ne bir başka kimse. Turizm broşürlerinden fırlamış gibi, bir tarafta Hindistan Cevizi ağaçları, gölgesinde hamaklar, bir tarafta denizde dalga sesleri, altın bir kumsal… Sadece ilerde tek başına Batılı, üstsüz bir turist kız güneşleniyor, hepsi o kadar... Sessizlik, huzur.. Burada bin yıl kalabilirim sıkılmadan. Bu hissiyatımda turist kızın elbette hiç etkisi yok: ))) En az birkaç kilometrelik bu altın renkli sahilde şu kız dışında in yok cin yok. Bambu yapraklarıyla örtülmüş lokantada da, Hindistan cevizleriyle kaplı ormanın başlangıcındaki basit birkaç kulübede de öyle. İki ağaç arasına gerilmiş hamak, hafif esintide başıboş sallanıyor…Bütün tembelliğiyle gölgede yatan sıska köpek, biraz inançsız ama ‘belli mi olur, belki de yiyecek bulurum lan!’ fikriyatıyla isteksizce kalkıp etrafımızda dolaşarak kuyruk sallıyor. Huzur ve sessizlik. Hamağa uzanıyorum. Zafer’le “ Şimdi şu Hindistan Cevizleri düşüp kafamızı patlatıyormuş heh he” geyiği çeviriyoruz. Zafer birkaç poz fotoğrafımı çekiyor. Pişmiş kelle misali sırıtıyorum, çatlayacak işyerindeki çocuklar bunları görünce : ) Ekip dağılıyor, kimi etrafı keşfe çıkıyor, kimi uzanıyor bir ağaç gölgeliğine. Böyle bir kumsala gelip de denize girilmez mi hiç? Girilir. Var mı benimle gelen denize? Yok. Eh, siz bilirsiniz. Sabah sırt çantama aceleyle tıkıştırdığım mayomu alıp bikoşu duvarın ardında giyiyorum. Güneş altında iyice ısınan kumlar ayağımı yakıyor, koşarak ulaşıyorum denize. Atlıyorum suya ! Oh be ! Ohhh… Koca denizde bir başınayım. Evrende tek başına kalmışlığın hissi önce ürpertiyor, sonra haz veriyor tüm bedenime. Keşke yalnız kalsam şu an, herkes gitse ben kalsam, aklımı yitirsem, adımı, kim olduğumu, düşüneceğim bir işim, boğuşacağım müdürüm, evim, çoluğum çocuğum olmasa. Sonra çok saçma geliyor bu fikir, sesli sesli gülüyorum. Deli miyim neyim? Galiba evetttttt : ) Ölüm ne kadar da yakın şu an bana, ama ne garip hiç korkutucu değil. Neden böyle hissediyorum? Ne garip şu insanoğlu, korkuyu, sevinci, sevgiyi, nefreti birbiri ardına nasıl da yaşayabiliyor? Yüzüyor, yüzüyorum…Kendimi dinliyorum, hayır bel ağrım da kalmadı birkaç gündür. Kulaçlarım büyük bir aşkla, şevkle kavuşuyor turkuvaz-yeşil suya. Kesin bir aşk ilişkisi bu oğlum İsmail, sevişmek gibi, orgazm gibi be ! Çıkıyorum nice sonra. Ekip büyük bir tembellikle sağda solda geziniyor. Kimi uyuz sıska köpeği seviyor, kimi gölgede uzanmış. Saadet nedense motor kullanmayı öğrenmeye çalışıyor, bir tek onun gürültüsü var. Enteresan bir kız bu Saadet, Erzincan’da doğmuş büyümüş, sonra gidip büyük şehirde Hukuk okumuş, dönüp memleketinde avukatlık yapıyor. Çalışıyor, kazanıyor, sonra da Hindistan gibi, Suriye gibi ilk anda pek akla gelmeyecek yerleri geziyor. Saadet, sıcacık bir insan, otobüste, trende, yemek yerken hiç fark etmiyor, hemen yanındaki insanlarla sohbete başlıyor. Yabancı dili pek iyi değil, ama bunu sorun yapanlardan değil, tarzanca elleriyle falan hem de pek güzel anlaşıyor, yol sonunda mutlaka hediyeler, adresler verilip alınıyor tarafından : ) Ağız dolusu gülüyor, yüreği pamuk gibi Saadet’çiğimizin. En büyük hayali yemeklerini kendi yapmak şartıyla böyle uzak bir ülkede Türk Lokantası açmak. Adı gibi mutlu biri o. Kurulanıp biraz ısındıktan sonra ekibe “tam yerindeyiz yahu, hadi Yoga yapalım” diyorum. Elbette sevgili rehberimiz Zafer gösterecek, biz yapacağız., ustamız O. Önce isteksizce karşılıyor Zafer bu fikri, ona saçma gelmesi doğal, yıllarını vermiş Yoga’ya, doğu felsefesine, bizse sadece adını duymuşuz Yoga’nın, aramızda daha önce ne yapan var ne bilen. Önce mırın kırın ediyor, sonra birden canlanıyor Zafer, o gösteriyor, ekibin gönüllüleri olarak biz Saadet, Selda ve ben yapıyoruz. Daha doğrusu yapmaya çabalıyoruz. Kolları başımızın üstüne kavuşturup bir ayağımızı diğerinin üstüne çekip tek ayak üstünde dik durmalıyız. Ama bir türlü beceremeyip düşüyor, kahkahalar içinde kumda yuvarlanıyoruz. Biz beceremedikçe başka Yoga hareketlerine geçiyor Zafer. Ne kadar zormuş yahu: ) Dünyanın en kalabalık ülkelerinden biri olan Hindistan’da, şu birkaç kilometrekarelik bir alanda kimsecikler yok ve sadece bizim Türk kahkahalarımız çınlatıyor ortalığı. Artık yola çıkmalı. Zaman, öğleden sonrayı aşıp akşam üstüne döndü bile çoktan. Palolem’e dönmeliyiz. Geldiğimiz yol uzun, karanlıkta ve bilmediğimiz yollarda üstelik bir türlü alışamadığımız soldan işleyen bir trafikte geri dönmek kolay değil. Deniz havası da yavaş yavaş acıktırıyor herkesi. Oldukça yorucu geçen bir günün sonunda dönüş yoluna koyuluyoruz. Aslında keşfedilecek ne de çok yer kaldı, 1960’larda Amerika ve Avrupa’dan gelip buralara yerleşen “Çiçek Çocukları”nın el ürünlerini sattıkları Pazarı, Pazarın kurulduğu köyü bile göremedik. Ama üzülmek yok! Üzülmek sözcüğünün anlamını yitirmeyi öğrenmeliyim burada. “Keşke” dememeyi de. Keşke yapsaydım, keşke yapmasaydım, keşke gitseydim, keşke beklemeseydim, keşke düşünmeseydim bu kadar, keşke gücüm, keşke fırsatım, keşke zamanım varken, keşke yapabilecekken… toplayıp pılıyı pırtıyı, hatta neyi toplayacaksın ki, toplamadan be, ceketinle, üstünde o an ne varsa, olduğu kadarıyla, olmadığı kadarıyla…Çoluğu çocuğu, sevgiliyi, eşi, anayı babayı, işi gücü, müdürü arkadaşı, şu önümüzdeki bayramı, şu mobilyanın taksidini, şu arabanın, evin borcunu bitireyim de’leri, şu işe gireyim, şu evi alayım, şu kızla evleneyim, şu askerliği yapayım’ları, şu okul bitsin bir’leri, ama param yok, ama daha pasaport alamadım, ama ya oralarda başıma bir iş gelirse’leri…hepsini hepsini geride bırakıp yola çıkmak! Yola! Hemen! Şimdi ! Bir YERE gitmenin değil, sadece, yalnızca, bir tek, asıl, GİTMENİN önemli olduğu bir ruh halini yaşamak…Korkma, düşünme, üşenme, yola düş! Hiç de zor gelmiyor Küba’ya gitmek ya da Karadeniz’e, Ekvator’un sıfır noktasına ayak basmak ya da Nemrut Dağı’na tırmanmak… Yeni Zelanda’da koyunların peşine düşmek, Mardin’in dar sokaklarını arşınlamak, Peru’da And dağlarının doruklarına çıkmak, Van Gölünde yüzmek, Alaska’da Eskimo’yla balık tutmak, Manyas’ta kuşları gözlemek, İrlanda’da kıyıları döven dalgaları izlemek, ya da oturduğum şehrin şu hiç bilmediğim sokaklarını keşfetmek… hiç de zor değil evet. İstemek ! Yapabileceklerim, istememle orantılı. Gerçekten istemek en başta, yeterli. Her şeyi yapabilecekmişim gibi geliyor artık, acaba neden? Soldan işleyen trafikte yol alıyoruz. Dünyanın sadece bu köşesinde mi böyle, sanki güneş akşamın geç saatine kadar tepede kalıyor, sonra da aniden, 5 dakikada batıveriyor! Yine öyle oldu. Birden bire kararıyor hava. Motorumun ışık ayarı bozuk, kısalar tepeyi gösteriyor yol yerine, uzunların nereyi gösterdiğini ise Allah bilir! Dönüş yolunda hızla giden motorun üstündeyken akla gelmeyecek bir sorun yaşamaya başlıyoruz, havanın kararmasıyla ortaya çıkan envai çeşit sinek, uçan haşarat, gözüme giriyor, denemeden aldık motorun başlığını, takmadan attık arkaya sıcak diye, halt ettik, koca kafamıza girmiyor şimdi : ) Gözlüğümü taksam, ulan güneş gözlüğü bu, her yer kararıyor, zaten yollarda ışık filan hak getire, çıkarsam, sinekler hücum ediyor gözlerime kulaklarıma. Arada bir Zafer’le yan yana gelip konuşmaya uğraşıyor, yolları tarif ediyoruz birbirimize, “oradan değil buradan”, ağzımızı her açtığımızda ise sayısı meçhul sinek bu kez ağzımızdan içeri hamle yapıyor, nerde bir delik bulsalar giriyorlar tövbe estağfurullah : ) Araçların ve motorların zaten bozuk olan, olmasa dahi illa ki uzunlarla gitmeyi kafasına koymuş Hintlilerin kör edici farlarının ışığında yol almak zorundasın, aşağı tükürsen sakal, yukarıya zaten hiç tükürme! Kah gözlüğü takarak tamamen kör biçimde, kah çıkararak gözlerime dolan sinek kardeşlerle yakın ilişkimizi sürdürerek berdevam yola. Sinekleri kovmanın mümkünü yok, hız kazandığında binlercesi çarpıyor sana, tek elim gözlüğümde, yarı takıp yarı çıkararak kan ter içinde nihayet Palolem’e ulaşıyoruz. Palolem, sıcak dost, açıyor kucağını. Motorları teslim ettikten sonra nihayet yemeğe oturduk. Açlıktan gözümüz kararmış, dev gibi bir Tuna Balığı beğendik. Allah seni inandırsın, 1 metreye yakın boyu var, rahat 5-6 okka çeker, ekibin geri kalanı başka yemekler söylüyor, biz 3 kişi yiyeceğiz balığı. “Ne yapsak çok olmasın sakın bu?” diye kuşkusunu dile getiriyor önce Zafer, olanca sevecenliğimle “yeriz abicim, ne olacak şuncacık balıktan, koca koca adamlarız” cevabını verip pis pis bakıyorum Zafer’e. Cimri midir ne Allah Allah? Açız işte kardeşimmm! Balığın yanına ekmek niyetine bol miktarda Nan, ayrıca Dal, Thali, Pilau (Pilav), Cacık, Tanduri de söylüyoruz. (bir şeyler daha mı vardı ne?) Bak biz Türk’üz usta, keleğe gelmeyelim, turist işi olmasın, ne kadar ödeyeceğiz bu balığa ? El cevap: 500 Rupi.(11-12 $). Burası için fazla. Bizim içinse kişi başı 4 $= 6 YTL. Sesimizi çıkarmıyor ve kazıklanmanın keyfini yaşıyoruz : )Buz gibi bir bira açtırıyorum hemen. Aman aman aman, harika! Bunu okuyup da giden olursa, bak şuraya yazıyorum, Goa’da bir akşam vakti, Hint Okyanusuna karşı geçip de bir “Kingfisher” açtırıp içmez ise, iki elim yakasında olur ona göre : )Balık gelmeden dibi geliyor buz gibi biranın. Hımmm, enfesss.. Bir tane daha getir hele gardaşş.. Kendimi çok ! iyi hissediyorum, hatta bundan daha iyi olduğum zamanlar var mıydı, nelerdi diye düşünüyorum kendimce. Saçmalıyorum işte : )Her şey fotoğraflık burada. Makineni nereye çevirirsen orada çekmeye değer bir şey buluyorsun. O kadar fazla karşıtlık ve ilginçlik taşıyor ki bu ülke içinde, bir yerden sonra şaşkınlık ve şok yaşamaktan yorulmaya başlıyorsun. İlk günkü koku, mide bulantısı ve şaşkınlığın verdiği kaçma duygusu yerini keşfetme ve farklı olanı yaşama duygusuna bıraktı. Hindistan, içinde her noktası keşfe hazır dünyalar barındıran genç, taptaze, utangaç bir bakire sanki, ona dokunma, onu keşfetme heyecanı bile insanı yerinden zıplatıyor ! : ) Biramı yudumlayıp, bunları düşünürken birden, aniden, işte tam o an, sevdiğimi hissediyorum artık burayı, Hindistan! Uçsuz bucaksız özgürlüklerin ve keşiflerin ülkesi! Seviyorum be seni! Yemek sırasında olduğu gibi (daha doğrusu burada hep olduğu ve iyi ki olduğu gibi) yine elektrik kesiliyor. Palolem’de sahil boyunca yer alan birkaç bardan biri olan “10’s Planet”(10. Gezegen)’in masa ve sandalyeleri, diğerleri gibi deniz kıyısına kadar geniş bir alana yayılmış, Avustralyalısından Korelisine, İsveçlisinden Arjantinlisine dünyanın her tarafından gelmiş yüzlerce insan müziğe uyup dans ediyor. Herkes çoktan sarhoş olmuş. Ama sarhoşluk içkiden değil, hemen herkesin elinde esrarlı, mariunalı sigaralar, çeşitli uyuşturucular…Gençler ağırlıklı ama arada Çiçek Çocuklarından birine de rastlamak olası. 60’ına yaklaşmış, upuzun bembeyaz saçlarıyla hala 70’lerde yaşıyor gibiler. Esmer ama iyi giyimli biri, dut gibi olmuş, konuşamıyor, hatta ayakta duramıyor, bir elinde sigara, diğerinde rom şişesi, bize yaklaşıyor. o kadar uçmuş ki ne dediği anlaşılmıyor, Münih’te yaşayan bir Alman Çingenesiymiş. Şaşırıyorum, Almanya’da Çingene olduğunu duymamıştım. Oooo diyor, bu kez o daha büyük bir şaşkınlıkla Türk olduğumuzu öğrenince, “ben Türkleri çok severim, bir dolu arkadaşım var, ne işiniz var burada?”. Muhtemelen bir gay, oldukça da yapışık biri, “sigara”sı çok güzelmiş, uzatıyor, reddediyorum, ama denemek isteyenler de yok değil aramızda, biri alıp yakıyor sigarayı. Dikkatle bakıyoruz yüzüne. Hiçbir şey olmuyor. “Ya biz beceremedik içmeyi ya da kandırıldık, bunda bir şey yok” diyor meraklı arkadaş : ) Zor kurtuluyoruz hem esmer hem iyi giyimli hem Alman hem gay hem de yapışkan arkadaştan. Yürüyoruz sadece ay ışığının aydınlattığı kumsal boyunca. Dalga seslerine sohbetimizin sesi karışıyor. Giderek ortalık tenhalaşıyor. Saat kaç? Ooo, 03.50. Artık yatmalı. Bambu evlerimizdeki tahta yatak ne kadar da cazip şimdi. Gidip yatıyoruz. Sabah erkenden Goa Eyaletinin başkenti Panaji’ye gideceğiz. Yattıktan sonra bir süre uyku tutmuyor, elektrik kesik, ortalık zifiri karanlık, sadece denizin, kendi dilindeki hırçın konuşması duyuluyor. Dalgalar nerdeyse muhteşem sefillikteki kulübemin kapısına kadar vuruyor. Rüzgar, ufak camsız penceremden içeriye doluyor teklifsizce. İnce örtüyü çekiyorum iyice üstüme. Yan kulübedeki İsrailli sevgililerin sesleri de olmasa, koca evrende bir başıma olduğumu sanacağım nerdeyse. Gökçe’yle Deniz’i çok özlediğimi fark ediyorum birden, burnumda tütüyor çocuklar :(Sahi, gökyüzünde ne de çok yıldız varmış ?

-DEVAM EDECEK-

Bir Düş Ülkesi: Hindistan - 1

06।03, Pazartesi, İstanbul-Doha-Bombay, 1।Gün.

Belimdeki ağrı, sürekli fikir değiştirmeme neden olsa da işte havaalanındayım. Rehberimiz Sevgili Zafer ve 6 kişilik ekibimizin diğer üyeleri gelmiş. Üstümde Hindistan’a kadar gidip de bu bel ağrısı yüzünden oralarda rezil olma korkusu. Ama artık cayamam, paralar verilmiş, biletler alınmış. Bu fırsat bir daha gelir mi? Ölsem de gideceğim. Katar Havayolları bir acayip. Uçağın kalkış saati 14.00 ama hayır 16.00’da kalkacak diyor kontuardaki kızlar. Aradan biraz geçince bu kez 1,5 saat daha rötar olduğu bildiriliyor. Haydaaa… Nasıl geçer bu kadar zaman? Biraz free shop’larda zaman öldürüyoruz. D&R’dan son ayların flaş kitabı Robin Sharma’nın “Ferrarisini Satan Bilge” kitabını alıp okumaya başlıyorum. Eh, Hindistan yoluna da böyle bir kitap yakışır zaten. Nihayet, saat 17.30’da uçağa almaya başlıyorlar. Saat 18.00’de havadayız. Çok bekledik ve sıkıntılı başladı ama eğlenceli bir yolculuk. Servis iyi, hostes kızlar her milletten ve oldukça güzel, uçak rahat. İtalyan şarabı da var, hem de oldukça kaliteli:-) Başkent Doha ışıl ışıl. Dümdüz bir ovada kurulmuş bir şehir, her yerde rengârenk ışıklar. 800 bin kişilik bir nüfus. Bir şehir devleti sayılabilir zaten Katar, Doha’dan başka görülecek bir yer yok. Doha’dan bindiğimiz uçak bizi Bombay’a götürecek. Neyse ki uçak serin, klimalar deli gibi çalışıyor. Belimse iğrenç ağrıyor. Sırtıma dayanak olsun diye yastık istiyorum, bu biraz daha rahatlatıyor. Uçaktan inerken bunu ödünç (!) almayı planlıyorum, uzun Hindistan yollarında oldukça işime yarayacak. Sanırım anlamazlar, ha bir eksik ha bir fazla değil mi ama? :-) . Uçakta ilk kez Hintlilerle karşılaşıyoruz. Rengârenk sarileriyle kadınlar ve türbanlarıyla Sihler oldukça garip ama hoş. Sersem gibiyim, yarı uyanık yarı uykulu bir yolculuk. Öndeki şişman Hintli kadın da aksi gibi koltuğunu yatırdı en arkaya kadar, hareket etmek olanaksız. Zaten belim de rahat vermiyor ki bir türlü. Ne halt etmeye geldim ki bu kadar uzaklara bu halimle? Çok kötü olursam, ağrılar dayanılmaz olursa diye yanıma ağrı kesici Voltaren iğnelerden aldım ama nerden bulacağım da kime yaptıracağım? Lanet bir durum. Basıyorum küfrü. Ama biliyorum ki aşağısı Hint Okyanusu. Bu düşünce gülümsetiyor her şeye rağmen. Keşke gündüz olaydı bu yolculuk. Tam artık dalacağım ki, birden aşağıda ışıklar başlıyor ve giderek yoğunlaşıyor. Ne olduklarını anlamaya çalışıyorum önce. Gemiler ! Ne kadar da çoklar, ne kadar da çok gemi var! Gözlerimi açıyorum bin bir zorlukla. Uyunacak zaman değil. Ve işte uzaklarda Bombay’ın şehir ışıkları ! Ne kadar da büyük bir şehir bu? (18 milyonmuş). Sonunda yere değiyor uçağın tekerleri. Türkiye’yle arada 3,5 saatlik bir zaman farkı var. Saatim Türkiye için gecenin 2,5’uğunu gösteriyor ama Bombay’da hava aydınlanıyor. Geldik işte ! Namaste ji Hindustan! (Selam canım Hindistan!). Uçaktan inip terminale gitmek için havaalanı otobüsüne biniyoruz. Şehrin büyüklüğü gibi bu da git git bitmiyor. Her şey devasa boyutlarda bu ülkede, kocaman bir havaalanı. Sonunda Terminal binası. Uzunca bir koridorda yürüyoruz bu kez. Sıcak yüzümüzü yakıyor, üstelik daha hava bile tam aydınlanmadı, gecenin kör karanlığı, gündüz nasıl olur ki bu, gece böyleyse? Daha Terminal binasında gösteriyor yüzünü Hindistan. Yoksulluk ve sefalet॥ Yatak şeklindeki uzun koltuklarda yatan yüzlerce insan. Klima yerine her yerde görülen çok sayıda dev vantilatörler. Yine de yetersiz elbette. Yapış yapış bir sıcak. Boğucu! Ne halt etmeye geldim ki? Çıkışa doğru deklarasyon isteniyor. Kaç paramız var, nerde kaç gün kalacağız filan. Sabahın şu saatinde bu yorgunlukla hiç çekilmiyor. Bi dolu soru. Gümrük polisine teslim ediyoruz deklarasyonu, kalacağımız yeri soruyor. Bilmiyoruz ki nerde kalacağımızı? Üstelik bir de dediklerini anlasam adamın, İngilizcem şahane değildir ama Hintlilerin konuştuğu İngilizceyi anlamak için 2 -3 tekrar yaptırmak gerekiyor. Nasıl konuştuklarını anlamanız için ağzınıza bir peçete atın, çiğnerken de İngilizce konuşmaya çalışın, işte öyle. Allah’tan çok üstünde durmuyor. Ama vizeleri dikkatle ve uzun uzun kontrol ediyor. Dünyanın her yerinde Türk olmak zor. Sonunda basıyor amcam tüm suratsızlığıyla suratımıza yumruk atar gibi mührü, çıkıyoruz gümrükten sonunda, ya Allah bismillah! :-) . Arkasında bir polis daha var, yine kontrol. Kağıtlar, vizeler, her bir şeyimiz cillop gibi tamam abi, bırak bizi gidelim. Bırakıyor. Çıkış öncesi change ofislerin birinden 100’er dolar bozduruyoruz. 1 dolar 42 rupi. Dışarıda 44’e bozuyorlar. Şehirde 46’ya. Sonra sonra 49’a bozanlara da rastlıyoruz. Yani siz siz olun kendinizi daha sonra salak gibi hissetmemek için acele etmeyin. Kapıdan çıkmadan bir polis kontrolü daha, e sıktınız tamam ama canım kardeşimmm ? Nihayet bina dışındayız. Aman o ne, içeride hemen her köşedeki vantilatörler meğerse ne nimetmiş, serinletiyormuş havayı, dışarı çıkar çıkmaz yapışıyor t-sirt' üm üstüme. Ama sıcak değil asıl çarpan, İnsan, gürültü, insan, sinekler, motorlu rikşalar, insan, bizim hacı muratların biraz daha çekmişi taksilerin hiç susmayan kornaları, insan, insan… Ya rab, aklımı koru, nereye geldim ben?

Her şey farklı dedim ya, laf değil, hakikaten farklı. Bir kere yollar soldan değil, İngiliz usulü sağdan. Bu zaten yeterince şaşırtıcı. Bunun üstüne bindiğimiz taksinin 1950’lerlerden kalma olduğunu düşünün (hepsi birbirinin aynı bu taksilerin, renkleri, modelleri, her şeyi). Hani biz de yanlarda aynalar olur ya, dikiz aynasının dışında aynaları yok bu araçların, aslında o bile gereksiz çünkü hiç kullanmıyorlar. Zaten tampon tampona yolculuk derler ya, hah işte o Hindistan ‘da hakiki anlamını buluyor. Bir kere binlerce araç, dip dibe, yan yana, kıç kıça. Hemen her araçta “Horn, ok please” (Korna, evet lütfen) yazısı var ve buna Tanrı Şiva’nın sözü gibi harfiyen uyuyorlar :-) . Araçları hep tek elle kullanıyorlar, çünkü diğer elleri sürekli kornada. Buna rağmen, fırsat buldukları anda mümkün olan en büyük hızı yapıyorlar. Tamam, biraz iri olabilirim ama ilk kez bir araçta başımla aracın tavanı arasında mesafe sıfır. O kadar ufak ki bu taksiler, başım tavana değmesin diye eğmek zorunda kalıyorum. Etrafı izliyoruz büyük bir sessizlik ve şaşkınlıkla. Anlatması zor gerçekten. Yol üstündeki manzaralar bir felaket. Kartonların üstünde, hatta onu bile bulamamış olanları var, düz yerde yatanlar, naylonlarla kapatılmaya çalışılmış, üstü gökyüzü manzaralı yan yana yüzlerce aileyi komşu yapan aynı türden mahalleler, çocuklar, yaşlılar, insanlar, insanlar.. Kimisi bir naylon uydurup çekmiş üstüne, çoğunda o da yok. Bir nehir kenarından geçerken burnumuzun direği kırılıyor. Kanalizasyon akıyor nehir yerine. Onca yoksulluğa rağmen, ne garip, sadece altlarında bir don, dişlerini fırçalayan insanları görüyoruz her yerde. Çelişkiler ülkesi diye boşuna dememişler buraya.
Sonunda yabancı turistlerin rağbet ettiği bir “guest house” olan otelimize geliyoruz। Merkezi bir yerde। Yol boyu hiçbirimizin ağzını bıçak açmıyor। Yorgunluk, uykusuzluk, bunaltıcı sıcak…Bütün bir şehre sinmiş, midemi geren, acıtan, bulandıran bir koku, yol boyu kamyon çarpmışa benzeten sefalet görüntüleri, insan, araç, hayvan kalabalığı… Ne menem bir yere geldik biz? Acaba yarın geri dönüş için bir uçak bulabilir miyim ? Bir gün daha kalamam burada। Nasıl olacak yarın? Nasıl duracağım ben yarına kadar? Guest House’un resepsiyonunda canından bezmiş bir Hindu karşılıyor bizi। Yer yokmuş। Ama çıkanlar olacakmış, beklememizi söylüyor। Ne kadar? Belli olmazmış. Burası Hindistan, zaman daha ağır işler burada, evet okumuştum Türkiye’deyken bunu. Türkiye… Ne kadar da uzak şimdi, ne kadar da başka Hindistan’la. Beklemek için kafeteryaya geçiyoruz. Ben içeride duramıyorum, çok yoğun bir koku, çok ağır. Pencere kenarına gidip oturuyorum. Hiç olmazsa biraz hava geliyor buradan. Şu koku olmasa, ah olmasa, belki beklemek o kadar koymayacak. Sadece buraya değil, bütün sokağa, bütün Bombay’a, bütün ülkeye sinmiş bu koku. Bunu tuvaletlere gidince daha iyi anlıyorsun, pek temizlik düşkünü olmayan benim bile midem bulanıyor. Uykusuzluk , yorgunluk ve şaşkınlıktan şoke olmuşuz, hiç kimsenin ağzını bıçak açmıyor. Zafer çay getiriyor. Çay dediysem, bildiğimiz çay değil. Onun için “black tea” diyerek istemek gerek ve her yerde de bulunmuyor. Bizim gibi çay (çai) diyorlar ama “Çay” deyince anladıkları İngiliz tarzı, içinde siyah çay ve zencefil gibi aromalı otlar olan, şeker ve sütle karışık servis edilen sıcak sütlü çay. Nihayet epey bir zaman sonra büyük bir odanın boşaldığını haber veriyorlar. Tek istediğim uzanabileceğim bir yatak, başka bir şey istemiyorum. Masaların üstünde sızan bizler için, odanın 8 kişilik ve yan yana dizilmiş yataklardan oluşması, çarşaf, kılıf, yastık gibi gereksiz ayrıntıların olmaması hiç önemli değil. Yatacak bir yer olsun yeter ki! Üstelik bu odanın kendine ait bir tuvaleti bile var! Hemen kabul ediyoruz. İngiltere’den vize almak için ta Haydarabad’dan gelmiş olan 3 Hintli gencin başında bekliyoruz bir an önce boşaltsınlar diye. Dişlerini fırçalıyorlar sırayla uzun uzun. Yattıkları yerin nasıl bir yer olduğu, temiz olup olmaması önemli değil, ama dişler illa ki fırçalanacak :-) . Yataklar çarşafsız ama neyse ki uyku tulumumu almışım yanıma. Açıp uzanıyorum üstüme. Belim çok ağrıyor. Ne kadar uzun bir gündü bu. Yorgunluk, şaşkınlık, sersemlik veacıdan bir süre uyuyamıyorum. Bombay yeni bir güne uyanıyor. Ben, uykuya dalıyorum…07.03.2006, Salı, Bombay, 2.GünBirkaç saatlik ölüm derinliğindeki uykudan sonra Zafer kaldırıyor bizi. Bin bir küfürle zorla kalkıyorum. Yolumuz uzun, görülecek yer çok, zaman az. Bombay açıklarındaki Fil Adası’na gideceğiz. Tekneyle 1 saat çekiyor, acele etmeliyiz. Tekneye bineceğimiz yer olan limanda İngiltere Kralı 5. George’un Hindistan’ı ziyareti anısına geçtiğimiz yüzyılın başlarında yapılmış muhteşem bir kapı bulunuyor. (5.George’du değil mi? Kraliçe Elizabeth miydi yoksa? Yok canım, George’du işte॥ ) “Elephant Island”, Yaratıcı Tanrı Brahma adına çok eski devirlerde yapılmış dev kaya anıtlarını barındırıyor. Bir adada olduğu ve bilinmediği için İngiliz ve Portekiz sömürge dönemlerinde diğer tarihi eserler gibi tahrip edil(e)memiş. Adaya çıkışta komik bir lunapark trenine biniyoruz. Eğlenceli insanlar şu Hintliler, çünkü bütün yolculuk 50 metre bile sürmüyor :-) . Her taraf maymun dolu ve maymunlar insanları kolluyor. Tabelalardaki uyarılar, “sakın ola ki yiyecek bir şey olmasın elinizde” şeklinde, kimi maymunlar yiyecek almak için saldırıyorlarmış. Gerçekten de bir turiste saldırıyorlar gözümüzün önünde. Belki tanımadığımız için bize hep sevimli gelen maymunlar aslında oldukça korkutucu hayvanlar olabiliyormuş. Dağdaki kayaları oyup devasa Tanrı heykelleri dikmişler. Etkileyici. Akşam yemeğini hostelde yiyoruz. Menü zengin. Patatesi ikiye bölüp kaynatmışlar kumpir gibi. Yalnız patates tatlı. Şeker döktüklerini sanmayın(ben öyle sandım), cinsi öyleymiş, tatlı patates! Ve bezelye haşlamasını yanında bolca neolduğunuallahbilir sos ile tabağa boca etmişler. Böyle bir yemek işte. Ha çorba da var. Ne çorbası olduğu tarafımızdan anlaşılamadı ama tadı güzel :-) . Yemeğin yanında sütlü çay da ikram ediliyor. Soğuk ve tatsız. İçemiyoruz. Televizyonda haberler var. Varanasi’de merkez tren istasyonunda bombalar patlamış, 8’den fazla ölü var. Keşmir eyaletinin Pakistan’a bağlanmasını isteyen ayrılıkçı İslamcı teröristler sık sık bu tür eylemler yapıyor. Varanasi, planlarımızda gidilecek yerler arasında en başta geliyor. Tedirgin oluyoruz elbette, aramızda konuşuyoruz, kaçmaya, saklanmaya mı geldik ulan, gitmek en iyisi, hem artık orası yoğun güvenlik önlemleri nedeniyle her yerden çok daha güvenli olacak fikr-i sabitindeyim. Gitmeye karar veriyoruz. Yemekten sonra dışarı çıkıp Bombay’ın akşam kalabalığına karışıyoruz. Hava yine sıcak ama dayanılmaz boyutlarda değil. Sanki biraz daha serinlemiş. Her yanımız sürekli bir dilenci ordusuyla çevrili. Bir güruh halinde gidiyoruz nereye gidiliyorsa. Çok sıkıntı veren bir şey bu. Devamlı el açan ihtiyarlar, adamlar, kadınlar, kucağında çocuklu çocuklar…Dükkanlara girip çıkıyoruz, turist olduğumuz için fiyatlar şişirilerek söyleniyor genellikle, buna rağmen her şey oldukça ucuz. Ekipteki bayanlar, Türk kadınına yakışır şekilde(!), fiyatların da etkisiyle ilk geceden alışverişe başlıyorlar. Aman etmeyin eylemeyin, “bunların taşınması var, 1 ay boyunca çok fırsatınız olacak” diyorsak da durduramıyoruz. Bizim pazarlara benzer ama sürekli bir pazar kurulu her yerde. Ortalık çöp yığınlarıyla kaplı; çöpleri karıştıran inek, köpek ve keçileri bizden başka kimse garipsemiyor. Gecenin ilerlemiş saati olmasına rağmen, kalabalıkta bir azalma yok, herkes dışarıda sanki. Zaten herhangi bir yer bulan olduğu yerde kıvrılıveriyor. Bu gökyüzü aynı gökyüzü mü? Aynı dünyayı mı paylaşıyoruz bu insanlarla biz?Önce yolumuzu kaybediyoruz, sonra sahile çıkıp denize yakın olan misafir evimizi buluyoruz. Hintli pek yok, genellikle İsrail, Fransız, Japon ve İspanyol. Ama Birleşmiş Milletler gibi, Kanadalısından İsveçlisine, Yeni Zelandalısından İtalyanına kadar her ülkeden insan var burada. Genellikle 20-40 yaş arası. Bizim geniş odamızın hemen karşısında 3-4 tane Kanadalı genç kız kalıyor. Hep gülümsüyorlar, bu da pozitif enerji veriyor etrafa. Ama ne kadar rahat kızlar yahu, koridorda, üstlerinde hiç bir şey, altlarında sadece iç çamaşırı, yıkadıkları çamaşırları asıyorlar :-) . Tövbe estağfurullah! :-) . Gülümsüyorlar, sırıtıyorum. Bombay’ın gürültüsü hiç azalmadan devam ediyor. Yarın yine yoğun bir gün olacak. 08.03.2006, Çarşamba, Bombay, 3.Gün.Nasıl anlatmalı ki? Sabah 08.30’da uyanınca 09.15’e kadar olan kahvaltıyı kaçırdık. Neyse ki daha yeni kaldırmışlar, yine de biraz uğraşınca kahvaltımızı veriyorlar.Kahvaltı sonrası Terence bekliyor bizi. Terence, Zafer’in daha önceki gelişinde tanıştığı biri. Kızılderililere benziyor daha çok(çok Kızılderili tanırım da sanki), kısa sayılabilecek boyda, upuzun saçlı, oldukça zayıf, ağzı kulaklarında gülen, koyu esmer, bembeyaz ve bakımlı dişleri olan, güleç yüzlü ama biraz üçkağıtçı görünüşlü Bombay’lı bir Hintli. Yani sevimli bir hergele. Bir tür yerel rehber Terence. Gezilecek yerleri gezdiriyor, biletli girilen yerlerde biletleri turistik değil yerli fiyatından alıyor, nispeten temiz lokantaları seçiyor ve her yerde bizim yerimize pazarlık yapıyor. Kısacası faydalı biri. Ne kadar sizinle olacağına siz karar veriyorsunuz, işi gücü yok. Karın tokluğuna geliyor, ama sonunda para verirseniz hayır demiyor elbette :-) . Karın tokluğuna dediysem, zihninizde sakın ha acıma uyanmasın, Terence, görünüşünün aksine bir at gibi yiyor, üstelik en pahalısından. Hiç durmadan ve yorulmadan, en az 3 kişilik hem de, aman dikkat :-) . Söylediğine inanmak gerekirse İrlanda’lı bir dedenin 5. kuşaktan torunu oluyormuş. Ama nasıl oluyorsa diğer Hintlilerden daha esmer :-) . Dünyanın hemen her yerinde karşılaşabileceğiniz türden bir adam o, olduğunu değil olmak istediğini söyleyen, sonradan buna kendi de inanan. Neyse, eğlenceli bir tip. Dün de Fil Adası’nda eşlik etmişti bize. Kahvaltı sonrası buluştuk Terence’le, bu kez yanında genç bir Amerikalı da var. O da bugün bize katılacak, Terence çift kat kazanacak:-) . Yürüyerek önce Merkez Tren İstasyonuna gidip dün yanlış alınan biletleri değiştiriyoruz. Sonra yerel bir banliyö trenine binip Bombay’ın uzak bir mahallesine gidiyoruz. Her eve çamaşır makinesi almak yerine daha ekonomik bir yol bulmuş Hintliler. ‘Dobigat’ denilen bu bölge, şaşkınlık verici boyutlarda bir çamaşır yıkama bölgesi. Binlerce kişi, her gün Bombay’dan toplanan yüz binlerce parça çamaşırı bölgenin ortasından geçen nehirde yıkıyor, asıyor ve kurutuyor. Binlerce insan, karınca gibi çalışıyor, yüz binlerce rengarenk asılı çamaşırın ortasında. Çok ilginç bir yer. Neymiş, gelirseniz Bombay’a, ‘Dobigat’ görülmeliymiş. Hava cehennem gibi sıcak. Elimdeki su şişesini başımdan aşağı boca ediyorum. Anında buharlaşıyor, kuruyorum. Terence, 43 derece olacakmış bugün diyor! Ne garip, biz gelirken Türkiye’de kar yağıyordu . İnançlı Müslümanlar için oldukça önem taşıyan Hacı Ali Türbesine gideceğiz. Yolda 6’şar şeritli yolun kenarında yaşayanları görüyoruz yol boyu. Karısı bulaşık yıkarken, bir adam, koca bulvarın ortasında, üstünde üzerine yapışan bir don, evinin banyosundaki rahatlıkla banyo yapıyor. Aslında şaşmamalı, zaten adamın evi orası. Az ilerde bir kadın, tencerede yemek yapıyor. Sokak arası filan değil, basbayağı Konak meydanı gibi bir meydan burası ! Hacı Ali, Hintli bir Müslüman, inanışa göre Mekke’ye hacca gitmiş ve orda ölmüş. Günler sonra cesedi denizden evine dönmüş. Hacı Ali’yi buldukları yerde de Türbesini yapmışlar. Deniz kenarında çok güzel bir yer. Yol boyu bu kez Müslüman dilenciler. Onlarca, yüzlerce॥ Bu sırada çok ilginç bir şeye rastlıyorum, şaka değil, türbedeki cami minaresinin tepesinde al-yıldızlı bayrağımız dalgalanıyor! Türk bayrağını ülkemden 10 bin kilometre ilerde görmek şaşırtıcı gerçekten. Terence’e soruyorum, bilmiyor ama tahminim, buralarda ay-yıldız demek Müslümanlıkla eş anlamlı. Pakistan ve Tunus bayrakları da al-yıldızlı değil mi? Halifelik-İslam ve Türk aynı anlama geliyordu bir zamanlar Asya toplumları için. Türkiye deyince aslında hiçbir şey bilmiyorlar, Afrika’da olduğumuzu düşünene bile rastladım.Bel ağrım yok oldu diye sevinirken tam, bacak aram yanmaya başlıyor, adım attıkça daha çok acıyor, galiba pişik olmuşum, eyvah! Daha yolun henüz çok başındayız, nasıl dolaşırım ki bu halde ben? Türbe tuvaletinde peçete koyuyorum sürtünen bacak arama, teması kesmek için. Orda bir şeyle gezmek çok rahatsız edici, kadınların işi ne kadar zormuş yahu ? :-) . Biraz ilerdeki bir Hindu Tapınağına gideceğiz. Türbeden dönüş yolunda bir eczaneden çocukların pişik pudrasından satın alıyorum, ekip dalgasını geçiyor. Gerçekten çok acı veriyor sürtünmesi bacaklarımın, ‘bileydim molped alırdım gelirken, delikanlıyız ya’ diyorum, herkes gülmekten katılıyor. Terence için İngilizce’ ye çeviriyor biri, o daha çok gülüyor nedense. Yolda bir esnaf lokantasına giriyoruz. Giriyoruz, ama biraz uğraşmamız gerekiyor bunu için, bir kere zaten dışarısı cehennem sıcağı, içerisi daha beter, ikincisi içerisi çok kalabalık ve sonuncusu üstelik bu en kötüsü, öyle bir koku var ki, dayanmak ne mümkün? Ama ‘Masala Dosa’ yiyeceğim, denemeden olmaz. Masala Dosa, bir tür krep. Yanan bir ocak. Üstünde sac. Sacın üstüne krep hamuru dökülüyor. Üstüne domatesinden biberine, patatesinden yumurtasına envai çeşit malzeme boca ediliyor ve bir tür tokmakla ezilip karıştırılıyor. Beş dakkada beşiktaş tarzı pişen krep, bizim dürüme benzer bir şekilde sarılıp bir tabak içinde sosuyla beraber masaya geliyor. Ama bütün Hint yemeklerinde olduğu gibi o kadar acı ki, yemekten bir tat almak olanaksız. Ama acıdan mı yoksa gerçekten müthiş lezzetli ondan mı bilmem, yediriyor gene de. Yürüyoruz Tapınağa doğru. Tapınak, Maymun Tanrısına adanmış. Bu aynı zamanda Para Tanrısı da. Ne güzel değil mi, Para Tanrısına inanıyorlar. Dualarında ne istiyorlar acaba?:-) . Tapınak’a girişte yoğun güvenlik önlemleri var, geçtiğimiz gün Varanasi’de patlayan bombalar yüzünden olmalı. Bütün Hindu Tapınak girişlerinde çanlar asılı, her gelen çanı bir kez çalıp içeriye öyle giriyor, biz de öyle yapıyoruz. Çıkan ses çok ahenkli. İçerde Rahiplere tabak içinde çiçek, Hindistan cevizi ve çeşitli yiyecekler veriliyor, onlar da alıp Tanrı Heykelciklerinin yanına koyuyor. Ama bazen de oradan alıp insanlara veriyor, neden? anlamak zor. Tapınağın dışındaki arka duvarı ise boy boy yapışmış bozuk paralarla dolu, bu duvara bozuk paraları bir süre bastırarak tutuyorsun, eğer düşmezse dileğin yerine geliyormuş, düşerse alttaki kutular aracılığıyla Para Tanrısına gidiyor. Ama Tanrı Parayı seviyor olmalı, paraların pek azı 1 dakikadan uzun dayanıyor duvarda :-) . Tapınaktan çıkışta, Terence’in ısrarı üzerine ağaçların budanıp çeşitli hayvan şekillerine benzetildiği büyükçe bir parka gidiyoruz. ‘Gelmesek de olurmuş’ bir yer ama park çıkışında bir maymun oynatıcısıyla karşılaşmamız güzel. Adam önce maymuna değişik danslar yaptırdıktan sonra işaret edip yanına çağırıyor bizleri, sanırım ekibin en cesuru, burada aynı anlama gelmek üzere en salağı benim ki, sadece ben dinliyorum adamı. Maymun oynatıcısı, koca maymunu tepeme çıkarmasın mı? Maymun omuzlarıma oturup uzun tırnaklı elleriyle başımı tutuyor. Erkekliğe sürdüğüm hiçbir şey yok ama, Yusuf abi, Yusuf abi durumu had safhada söz konusu :-) . Suratım çok mu değişiyor ne, adam maymunu alıyor tepemden de rahatlıyorum. Parktaki tuvalette pudrayı bolca sürüp pedimi (!) değiştiriyorum. Bu biraz rahatlatıyor beni. Bizim İstanbul sokaklarında hıyar mevsiminde rastlanan cinsten acurları dizmiş bir tezgahta satıcı, hemen park girişinde. Acurlar hani göstermek gibi olmasın nah bu kadar! Kolum gibi terbiyesizim. Sadece acur değil, ananas, Hindistan cevizi, mango, karpuz, kavun, şeftali ve daha adını bilmediğim bir ton meyve de kaplara ince ince dilimlenmiş, satılıyor. Taze meyve, nefret edilesi güzellikteki acı Masala Dosa’dan sonra çok iyi geliyor herkese. Ananasa bayıldım, ne yalan söyleyeyim, Türkiye’de hem paraya kıyamadığım için hem de nasıl yeneceğini bilmediğimden ve sormaya da çekindiğimden bir türlü deneyememiştim şu ananası, muhteşem bir lezzetmiş! Ne çok şey kaçırıyoruz bazı şeyleri bilmemekle ?Taksiye binip Bombay’ın merkezindeki Crawford Market denilen alışveriş bölgesine gidiyoruz. Bildiğimiz Kapalıçarşının Bombay şubesi. Farkı, papağandan köpeğe, ananastan muza her tür hayvan ve meyvenin satışının da yapılması. Hindistan cevizi yığınları çok egzantirik. Bol bol fotoğraf çekiyorum. Garip, bazı Hintliler fotoğraflarının çekilmesine çok karşı, bazıları ise kendileri istiyor çekmemi. Çarşının bir yerinde çay içelim diyor ekipten biri. Tabi çay, sütlü çay olarak anlaşılmalı. Önceleri iğrenç gelmişti bu şekerli sütle karışık çay, yavaştan alışıyor muyum ne? Dükkanın sahibi Müslüman, bütün çalışanlar da öyle tabi, hepsi upuzun entariler giyiyor ve takke takıyor. Müslümanları ve Sihleri (Singh) ayırt etmek çok kolay Hindistan’da, uzun saçlı, türbanlılar Sih, entarili ve takkeliler Müslüman. Müslüman kadınlar ise, kimi sadece gözlerini açıkta bırakan bir çarşaf giyiyor, kimi ise sadece başını örtüyor. Ama sefalet ve pislik Müslümanlar için de geçerli, hatta benim gördüğüm kadarıyla Müslümanlar Hindulardan da sefil ve pis. Dükkan sahibi Müslüman olduğumuzu öğrenince çay parasını almıyor, Müslümanlığımız işe yarıyor. Kamasutra pozisyonlarını gösteren resimlerin olduğu dükkan en ilgi çekici yeri buranın. Envai çeşit erotik resim, kocaman boyutlarda duvarlarda asılı. Ekipteki kızlar kıkırdayarak kaçışıyor. Taksiyle Bombay’ın ünlü altın renkli Çovpati kumsalına gidiyoruz. Hava yavaş yavaş kararıyor. Biz ekipten nasıl olduysa hala yorulmamış 3 kişi, kumsalda yürüyüş yapıyoruz. Ellerimi Hint okyanusunda yıkıyorum. Önce uyanmıyorum, sonra birden farkına varıyorum bunun. Bu fikir beni güldürüyor. İlk kez bir okyanus görüyorum hatta dokunuyorum. Cemal Süreya ustanın dizeleri geliyor aklıma : “Selam size büyük durumlar doruk anlarDağ görgüsü kazanır Ağrı’yı bir kez görse de kişiMarmara’dan yirmi yılda çıkaramayacağı gerçeğiOkyanusu beş dakika seyretmekle kavrar” Kavrar mıyım acaba? Bu yolculuk neleri değiştirecek hayatımda? Necdet Şen, Hindistan yollarında kendini aradığı ‘Nereye’ adlı kitabında, nerede ve ne olduğunu bilmediği Atman’ı arıyordu. Benim Atman’ım nerede acaba?Hava kararana dek kumsalda uzanıyoruz. Işıklar yağıyor üstümüze onbinlerce. Balon satan dev yeşil gözlü küçük kızın fotoğraflarını çekiyorum bol bol. Ağız dolusu gülüyor. Ağız dolusu gülüyorum ben de! Esmer yüzünde aydınlanıyor beyaz parlak dişleri. O kadar da fena değil hani şu Hindistan yahu. En azından çok, pek çok farklı. Eh, bu da iyi bir şey. Kumsalda yanımıza yanaşan kimi insanlar masaj teklif ediyor. Biri gelip bir gidiyor. Nasıl masajdır bu artık bilmem :-) . Bu ülkede rahatsız edici şeylerden biri dilencilerin yapışkanlığıysa, diğeri satıcıların ısrarcılığı. Bir taraftan hafiften belim ağrıyor, bir taraftan da kıçım yanıyor!. Eh az yer gezmedik bugün. Ama arka arkaya buz gibi 2 bira rahatlatıyor beni. Oldukça lezzetli Hint biraları. Her eyalette başka başka markalar farklı fiyatlarla satılıyor. Genellikle bizim şişelerin 2 katı büyüklüğünde yani oldukça doyurucu ve fiyatı da makul (90-120 rupi / 2-3 $ ). Arka masada Hintli gençler arasında minik bir kavga çıkıyor. Pek rastlanmıyor aslında buralarda kavgaya, nispeten sakinler, yaşanan tüm sefalete rağmen. Hostelimize dönüyoruz. Soğuk suyla da olsa bir duş alıyorum. Kanadalı kızlarla vedalaşıyoruz, onlar 1 ay daha buradalarmış. Mail adresleri verilip alınıyor. Hostelden çıkış yapıp Merkez istasyona gidiyoruz. Bombay’dan ayrılıyoruz artık. Çok istediğim halde Bollywood’u göremedim. Bollywood malum, Hollywood’a atfen Hindistan’daki Film Endüstrisine verilen ad. Günde -evet yanlış duymadınız gün başına 3 filmin çekildiği bu endüstrinin kalbi de Bombay. Ne yazık ki fırsat ve zaman olmadı. Zaten 18 milyonluk bir kenti 2 günde nasıl bitirebilirsiniz ki? Bundan sonraki durağımız Hindistan’ın daha güneydeki eyaletlerinden Goa. Goa eyaleti, ülkenin turizm cennetlerinden. Aynı zamanda 60’larda başlayan çiçek çocukları ve hippi yolculuklarının son varış noktası. Tren hareket ettikten sonra sohbetimize viski-cola eşlik etmeye başlıyor. ‘Seni Hindistan’da ilk çarpan şey nedir’ oyunu oynuyoruz. Oyuna viski, viskiye kahkahalar karışıyor. Bir zaman sonra 2 tren polisi gelip içki içmenin yasak olduğunu söylüyor, bilmediğimizi söyleyip özür diliyoruz, ama bu bir işe yaramıyor, cezası 3 bin rupi imiş (80 dolar) . Hindistan koşullarında çok büyük para. Ödemeyeceğimizi söylüyoruz, ilk durakta indirip polis merkezine götüreceklerini söylüyorlar. Konuşmaları dinleyen 2 Hint genci araya girip bize 1000 rupi rüşvetle polislerin razı olacaklarını fısıldıyor. Çaresiz veriyoruz. Yarım kalan şişeyi de alıp gidiyorlar. Asık suratlarla ‘Sleeper Class’ yani yataklı sınıf olan yerlerimize uzanıyoruz. Uyuz oldum şu rüşvete ama yapacak bir şey yok. Yatmadan önce tuvalete giderken az önceki polisleri görüyorum. Kahkahalar eşliğinde bizden aldıkları viskimizi içiyorlar. Cola da ister misiniz ulan ! Zehir Zıkkım için be! Saat 02.00. Uyumalıyız. Goa’yı düşünerek sakinleşiyorum. Bekle Goa, hippi cenneti, geliyorum. 09.03.2006, Perşembe, Goa, 4.Gün.Sabah baş ağrısıyla uyanıyorum. Yanımızdaki kompartımanda bulunan Hintli gençler sabaha kadar şamata yapıyorlar. Tost ekmeği arası ince kaşar peynirinden oluşan kahvaltımızı yapıyoruz. Ekmek neredeyse kar beyazı, hiç bu kadar beyaz ekmek görmemiştim. Peynir, Türkiye’den getirilen nevaleden artakalan. Pencereden, çoktan değişmiş bitki örtüsünü izliyoruz. Kokonat, Hindistan cevizi ağaçlarından oluşan sık ormanlar, yemyeşil bir örtü, ara ara çeltik tarlaları…Ormanlar arasında bembeyaz yükseliveren kiliseler çok şaşırtıcı. 1961 yılına kadar aralıksız 500 küsur yıl Portekiz sömürgesinde kalan Goa eyaleti, Hindistan’a bağlanan son eyalet olmuş. Bu kadar uzun süren sömürgeliğin etkisi de o derece kalıcı olmuş tabi. Eyalette Hıristiyanlık dini mutlak egemen. Trende yolculuk ettiğimiz sınıfta klima çalıştığı için içerisi oldukça iyi ama dışarıdaki sıcak içeriden bile belli oluyor. 2 saatlik bir rötarla Goa eyaletinin başkenti Margao Garına giriyoruz. Zafer, dönüş için aldığımız ama Bombay’dan değiştirmeyi başaramadığımız biletleri değiştiriyor. Asıl varış noktamız Palolem sahili. Bunun için taksi-dolmuş ya da otobüs seçeneği var. Taksi-dolmuş için kooperatifin gişesine gidip paramızı yatırıyoruz. Gidilecek yerin tarifesi ve mesafesi belli. Gişenin bulunduğu barakada parayı ödüyorsunuz, size aracın plakası veriliyor, aynı zamanda araca anons yapılıyor, araç geliyor ve biniyorsunuz. Oldukça kötü ve dar bir yoldan, yine 60’lı yıllarda son üretimi yapılmış olsa gerek bir minibüsle berbat bir yolculuktan sonra nihayet Palolem’e geliyoruz. Yolun son 5 kilometresi bir şiir gibi geçiyor, yemyeşil bitki örtüsü yoğunlaşıyor, havada kır çiçeği kokuları sarhoş edecek derecede artıyor. Sonunda sahile çıkıyoruz. İfade etmek, anlatmak gerçekten çok zor Palolem’i, filmlerden bir sahneyi izliyoruz sanki, hani ıssız bir adaya düşer ya esas oğlanla esas kız, cennet gibidir her yer, altın sarısı upuzun bir kumsal, denize doğru eğilmiş Hindistan cevizi ağaçları, yabani kuşların, egzotik hayvanların sesleri, arkası yemyeşil ve sık bir orman, ön tarafta turkuvaz renginde uçsuz bucaksız okyanus… İnanılmaz, tarife gelmez bir güzellik… Beton yok, bu derece ünlü bir yer olmasına rağmen, insan pek az. Bütün yapılaşma, kumsalın bitip ormanın hemen başladığı alandaki bambu ağaçlarından yapılma tek göz odalı oteller. Oda dediysem brandayı bambuların üstüne ser, üstünü yapraklarla doldur, işte sana otel odası. Bu odalar, dört ahşap kazık üstünde yükseliyor, etrafı, üstü, çevresi bambu yapraklarıyla kaplı. Öyleki geceleri yaprak aralarından gökyüzünü izleyebiliyorsunuz ! Merkeze yaklaşık 100 metre olan ilk beğendiğimiz yerde (aslında hepsi aynı, sadece dükkanların yoğun olduğu merkeze yakınlık-uzaklık farkı var), yer ve fiyat soruyoruz, oda başı 200 rupiymiş. Yaklaşık 4 dolar. Dikkatinizi çekerim, bu 2 kişilik oda fiyatı ! :-) . Denize elini uzatsan dokunma mesafesinde, dalgalar önünüzde dans ediyor, doğanın sesleri dışında bütün duyduğunuz ses sadece kendi iç sesiniz. İnanılmaz… Dünyada bir cennet varsa, kesinlikle burası olmalı. ‘Palolem Beach Restoran’a oturuyoruz. Açlığımızı yatıştırmanın zamanıdır. Adı afilli ama bizim köy kahveleri benzeri bir yer. Siyah çay varmış, aman getir kardaşım, biz Türk’üz, 2 gün çay içmesek kamyon çarpmışa döneriz ! Büyük bardaklarda sallama çaylarımız (başka türlüsünü bulmak zaten hayal) ve peynirli tostlarımız geliyor. Manzara muhteşem, ambiyans olağan üstü ama servis acayip yavaş. Uyarmamıza rağmen 40 dakika bekliyoruz. Ama Allahları var, domates-peynirli tostumuz muhteşem olmakla kalmıyor, miktar olarak da doyurucu. Acımamış, nerdeyse bir büyük tost ekmeğini kişi başına tahvil etmişler, Türk olduğumuzu, ekmeksiz doymadığımızı anladılar mı ne? :-) Beklerken ikinciyi söylemiştik, bir üçüncüyü de götürüyorum çayın, tost sonrası. Oha, amma yedik be! Yemek sonrası otelimize gidiyoruz. Odamızın altında yavru domuzcuklar özgürce geziniyor. Vakit, öğle sonrasına doğru uzanırken, dinlenmeye çekilenler çoğunlukta ama ben yüzmeye karar veriyorum. Odaya atılan eşyalar ve alelacele giyilen mayodan sonra kendimi Hint okyanusuna atıyorum. Orman yeşili bir rengi var denizin. Hatırı sayılır büyüklükte dalgalar vuruyor kıyıya, yüzmek zor, yine de vazgeçmem, okyanusta yüzeceğim! Yüzüyorum. Hayır yüzmüyorum, kucaklıyor, öpüyor, okşuyorum onu. Sıcacık, dost ve sevecen. Kulaçlarım birkaç metrelik dalgalarda kayboluyor yine de. Bolu dağı kapanmış, İstanbul yine perişan, İzmir’e bile kar yağmış bugün, şu benim yaptığıma bak. Çıkışta, sırf gıcıklık olsun diye, “ben iyiyim, biraz yoruldum sadece, az önce denizde çok yüzmüşüm de…” mesajları çekmeyi planlıyorum dostlara :-) . Çıkıp, ‘big and cold please’ illa ki, bir ‘Kingfisher’ bira söylüyorum. Her yerde en çok bu markanın reklamı var madem, getir kardeşim bir kalite kontrol yapalım! Geliyor. Bizim Efes’e yakın tadı, oldukça güzel. Bir zaman sonra teker teker damlıyor ekip. Bana katılanlarla birer tane daha götürüyoruz. Hımmm, olağanüstü her şey, Tanrım, yaşamak ve keşfetmek ne güzel! Oysa daha birkaç gün önce dönmeyi (kaçmayı?) düşünen ben değil miydim? Birkaç arkadaş hava akşamüstüne döner ve Palolem’e yavaştan karanlık çökerken sahil boyu yürüyüşe çıkıyoruz. Denizin nehirle birleştiği bir yer varmış ilerde, gayemiz onu keşfetmek bugünden. Aa, o da ne, ekibin diğer üyeleri, elinde sırığıyla bir sandalcı başlarında, sandaldan iniyorlar. “Aman kaçırmayın siz de mutlaka binip dolaşın” diyorlar, hava kararıyor be, neyi göreceğiz ki? O kadar ısrar ediyorlar ki, dayanamayıp biniyoruz. Esmer ve niyeyse çekik gözlü sandalcımızın, sırığıyla iterek ilerlediğimiz sığ nehirde, sessiz ama kutsanmış bir ayinde gibiyiz. Motor filan yok, sandalcımızın kol gücü sadece, Venedik’teyiz sanki. Doğada tek başına, dingin ve sonsuz. Önce ilk duyulan ses sandalcının sırığının suya girip çıkarken çıkardığı ahenkli, tekdüze ses. Sonrası orman, nehir ve doğa. Kuş sesleri çeşit çeşit, başka orman hayvanları, biz yaklaştıkça kaçışıveren kim bilir hangi hayvanın suya girerken çıkardığı aceleci ses. Hafif bir rüzgar, rüzgarın, otların, ağaçların oynaşırken çıkardığı bildik tanıdık ses. Yakınlardan gelen bir puhu kuşu sesi. Ne çok ses, ne güzel ses… Müthiş bir dinginlik. Öylesine ki dinginlik ayak parmak uçlarımdan başlayıp başıma kadar yükseliyor, huzur ve doygunluk bu olmalı. Atman burası mı yoksa Necdet usta? Şu anda Türkiye, işim, evim, alışkanlıklarım, bütün o tanıdık bildik dünya ne kadar uzak! İliklerime kadar içime çekiyorum bu huzuru :-) . Akşam yemeğine oturuyoruz. Çeşit çok mönüde. Hint, İtalyan ve Tayland mutfağı var. Ayrıca balık. Epeydir balıktan uzağım, balık yemeğe karar veriyorum. Shark nam, kılıç balığı yavrusu ısmarlıyorum. Yavru dediysek, 2-3 kilo çekiyor hani. Sabah tost yediğimiz restoranda olduğu gibi, bekle Allah bekle, yemek bir türlü gelmiyor. Zafer’e bakılırsa, her şey her bir müşteri için ayrı ayrı ve tek tek hazırlanırmış bu ülkede, servis ondan gecikmekteymiş. Öyle olmalı, sütlü çay hazırlarken bile tek kişilik yani 1 bardaklık çay hazırlanıyor. Ne cins adamlar yahu? Saate bakmaktan usandığım ve söylediğim 1 şişe berbat Hint şarabının yarısına geldiğim ve umutlarımı artık kestiğim anda balığım, kiremit üstünde pişmeye devam eder halde önüme geliyor. Aradan sanırım 1 saate yakın zaman geçti, artık açlık hissetmiyorum. Kim yiyecek bu kadar balığı? O kadar çok ki. Ama tadına bakmamla hayrete düşüyorum, bu nerdeyse hayatımda yediğim en lezzetli balık! Tadına doyamıyorum. Hesap geldiğinde ise şaşkınlık içinde kalıyorum, o muhteşem balık 200, yarısını içmeden bıraktığım boktan şarap 400 rupi (10 $). Demek ki neymiş, şaraptan uzak durulacak, bira en güzeli, artık bira içilecekmiş.Yemek sonrası uzun bir sahil yürüyüşü yapıyoruz. Sık sık, uzun sürelerle elektrik kesiliyor Palolem’de, yine kesik. İyi ki de kesik. Dolunay var ve ay ışığında sahilde yürüyüş inanılmaz mistik, egzotik ve etkileyici. Sahilde tek tük çiftler kimseye aldırmadan sere serpe sevişiyorlar. Tabi bunda içtikleri otların etkisi de olmalı. Resmi olarak yasak olmasına rağmen bütün Hindistan’da mariunalı sigaralarını gönül rahatlığıyla içen insanlara her yerde rastlamak mümkün. Ne yalan söylemeli, insan bu rahatlığa şaşırıyor. Giderek, ‘Özgürlüğün bu derecesi de fazla abi’ zaruri fikrine eriyor. Gezginlerin başucu kitabı Lonely Planet, Goa’daki bu sahilleri anlattığı bölümde “uyuşturucu serbest gibi ama dönem dönem Hint polisinin baskınları yabancı turistleri Hint hapishanelerine götürebiliyor, aman dikkat” diyor.Bambu kulübelerimize dönüp yatıyoruz. Uzun ve uykusuz geçen tren yolculuğu ardından Goa sahilleri yormuş beni, hemen uykuya dalıyorum. Gecenin bir yarısı (tabi yine elektrik kesik) önce bambulara vuran tıkırtılarla uyanıyorum. Önce nerede olduğumu ve ne olduğunu anlayamıyorum, tıkırtılar giderek artıyor, yağmur bu, ama ne yağmur, sonra iyice hızlanıyor, 10 dakika sonra artık Muson yağmuruyla tanışmış oluyorum. Nasıl bir şey peki derseniz bir kova suyu alıp başından aşağı boca et, ama bunu sürekli yap, işte Muson :-) . Biraz seyrediyorum yağmuru. Denizi. Gökyüzünü. Kendimi. Her gün yeni bir yerde uyanmak, bilmediğini keşfetmek ne güzel. Yağmur sesine dalga sesi karışıyor. Işık yok, gök delinmiş. Ürküntüyle birlikte farklı olanı yaşama heyecanı iç içe. Tam dalacakken, ‘ulan ya şimdi tsunami olursa, ne halt ederim’ düşüncesi düşüyor aklıma. Korku, heyecan ve mutluluk bir arada, sıkıntılı bir rüyaya dalıyorum.

-Devam edecek-